''Bizler durmadan hoplayıp zıplayan koyunlar gibiyiz. Ve ölüm kaprisli bir şekilde rastgele içimizden birini seçip kurban eden bir kasap.''
-Arthur Schopenhauer
Ne kadar da ciddiyiz, bir kaç sene sonra ikimizden birinin toprağın altına gömülüp diğerinin mezarı başında ağlayacağından habersiziz. Yiyiyoruz, içiyoruz, Geziyor, eğleniyor, gülüyoruz, ortak iddaa kuponu oynuyor kazanıyoruz. Çoğu kez tek Maçtan yatıyoruz. Gecenin bir yarısı yalnız başımıza atletico Madrid'ten gol gelince sevinçten sarılıyoruz. "Ölüm" ne kadar da uzak bize. Yıllar yıllar sonrasına saklamışız ölümü. Sandığa kitleyip unutmuşuz. Aklımıza gelmemiş böyle bir trajedi. Yanılmışız. Azrail'in farklı planları varmış meğer. Ondan da habersiziz. Nerden bileceğiz? İlk gençliğin tatlı hülyaları arasında düşüncelerimizin kıyısına bile uğramamış "ölüm gerçeği." Bir salı akşam üstü. Odamı temizlerken yakalanıyorum bu trajik gerçeğe " ali soylu ölmüş mü şimdi?" Diyor. Odamda yankılanan ses, telefonun ucundaki diğer ses'e. Zeminin altımdan kaydığını hissediyorum. Ayaklarımın beni taşıyamadığını, kollarımın güçsüzleştiğinin ayırdına varıyorum. Olduğum yere çöküyorum.. Ne muhteşem bir aciziyet.! Hayatım boyunca Hiç böyle olmadığımı anımsıyorum. Birilerinin beni bu kabus dolu akşamüstünden uyandırmasını, herşeyin rüya olmasını ümit ediyorum. Ama "Ali soylu ölmüş"tür artık. Ali, yani dünyanın en yakışıklı, cömert, neşeli adamlarından biri... Bir kaç dakika sonra bu gerçekle yüzleşmeye başlıyorum. Sokaklara çıkıyorum. Trafikte karşıdan karşıya geçiyorum. İnsanlara bakıyorum benim dışımda herkes mutlu gibi. Delikanlılar şakalaşıyor, Genç kızlar birşeyler konuşup ritmik bir tonda kıkırdayıp gülüyor, Az ötede canlı müzik var. "Kesin ulan bu hengameyi Ali soylu ölmüş bugün" diye haykırmak istiyorum....

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder