6 Aralık 2018
İnsan ruhu karanlık, vıcık vıcık bir uçurum. Dünya yüzünde kesinlikl kullanılamayan bir kuyudur. Gerçekten tanısa kimse kendini sevmezdi.
-Huzursuzluğun kitabı, Fernando Pessoa
Ne kadar tanıyorum kendimi? Kendimin ne kadarının farkındayım? Neden her yeni gün keder ve sıkıntıların başlangıcı oluyor.? Dünyaya fırlatılmam tamamen isteğim dışında. Yine isteğim dışında öleceğim. Tek başına bu bile hayatın anlamsızlığının cevabı. Savaşları, acıları, yoksullukları, sefaleti saymıyorum bile. Dünyaya katlanmak için pek az güzellik var. Vazgeçmek için ise bir sürü. Şu harfler, kelimeler, cümleler bir kaçış. Dünyayı unutma hali. Düşsel olandan gerçekliğin soğuk kaldırımlarına düştüğüm zaman afallıyorum. Korkuyorum. Aklıma nasıl mukayet olduğuma şaşırmış vaziyetteyim. Bulantı, tüm vücudumu sarmış durumda. Bundan yıllar sonra bu yazdığım sözcükler hakkında ne düşünüyor olacağım acaba? Garip bir tiksinti, bir utangaçlık hali sarar belki de her yerimi. Her halükarda pişmanlık duyacağım kesin. Yaşam nasıl davranırsan davran pişmanlıklar çıkarıyor karşına. Ve benim pişmanlıklarım o kadar çok birikmiş ki hangisine hayıflnacağımı nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Fiziksel, duygusal, entelektüel yalnızlık hayatımın merkezinde. Sanki varoluş gayem yalnız kalmak. Büsbütün yalnız kalıyorum. Yalnız bırakılıyorum. Adına ne dersek diyelim sonunda yalnızım..Kitaplardan filmlerden konuşabileceğim kimsem yok. Ya da yaşam hakkında bir kaç fikri olan tek bir arkadaşım yok. Çevremdeki insanlarla birkaç kelimemiz var. Her gün tekrarlayıp duruyoruz. Oysa; Konuşulması haz veren öylesine güzel konular var ki..
Zamanın ve mekanın dışında savruluyorum...
13 Aralık 2018 Perşembe
12 Aralık 2018 Çarşamba
Günlükler
28 Kasım 2018
İkindi:
İşte buradayım.! Bu yeraltı kahvehanesinde, Soğuk bir günde sıcak Kömür sobasının başında nane limon içerek bunları yazıyorum. Varlığım bundan ibaret. Tüm günlerim öylesine birbirine benziyor ki: Hiçbirini birbirinden ayırt edemiyorum. Günden güne güçsüzleşiyor zayıflıyorum. Fiziksel bir zayıflık olmasından ziyade ruhsal bir zayıflık bu. Varolmam için hiçbir sebep koyamıyorum şu masaya. Hani insanın bir yaşama tutunma aracı olur. Onunla birlikte Dünyadaki varlığına katlanır. Bazıları Tanrı'ya sığınır. Kimisi bir ideoloji uğruna başının gövdesinden ayrılmasına büsbütün hazırdır. Kimi Asalaklar ise, takım sportif faaliyetler içerisinde bulunan takımlar üzerinden kimlik inşaa ederler kendilerine. Benim ise sığınabileceğim bir tanrım, bir ideolojim veya damarlarımın akışını hızlandıracak coşkunluk yok. Milyarlarca galaksinin olduğu sonsuz evrenin içinde küçüçük bir noktada bulunan yeryüzünde bir kahvehanede vakit öldürüyorum. Bu sonsuzluk, bu boşluk ruhumda kaygı uyandırarak ürpertilere yol açıyor... Zamanı dakikalara/ saatlere bölemiyorum. ''Bir boşluk var ve biz içindeyiz. Zaman geçmiyor. Sadece hücrelerimiz ölüyor. Yaşlanıyor ölüyor veya caninin teki tarafından yaşamımıza nokta konuluyor.''
Daha küçük meselelere gelelim; Yaşamıma. Ne kadar faydasız görsemde kendimi. Hala hayatta olmam bir mucize. Sokakları arşınlarken bile bir sanatçı gibi yürüyorum farkında olmadan. Ama gelgelelim ki; ileriye dönük çekingelerim aklıma geldikçe dehşete düşüyorum. Yüreğimin merkezinden çıkan bir kasırga tüm vucuduma yayılıyor. Gözlerimde bu korkunçluğun ifade biçimi! hiçbir şart ve durum içerisinde yalan söylemiyor gözlerim. Bazen de ümit yaşar'ın dediği üzere: ''Göz olmaktan uzak kederli sonbahar akşamları gibi'' bakıyor dünyaya. Keder, yaşamım boyunca göğsüme arkadaşlık etti. Nereye gidersem gideyim: mükemmel bir gizlilik içerisinde Kederimi,ezilmişliğimi ve yalnızlığımı yanımda götürdüm. Gövdemin üzerinde taşıdığım bu ağır yuvarlak başım; her türlü azabın senaristi oldu. Ve kalbimde bu trajedi her gün durmadan tekrar tekrar sahnelendi...
Tuhaf bir biçimde yalnız başıma oturmuş etrafı gözlemlemekten başka hiçbir şey gelmiyor içimden. İnsanlar, okey, 51, pişti gibi oyunlar oynuyor. (bu oyunlardan en az birinin beni avutarak düşüncelerimden sıyırmasını ne çok isterdim) taş sesleri, insan sesleri, kaşıkların bardaklara vurulduğu mistik sesler birbirine karışıyor. Sokağa çarşıya çıksam, ayrı bir gümbürtü. Böylesine çok sesli bir dünyada insan nasıl huzur bulabilir? Ya da huzur dediğimiz şeyin karşılığı sadece sessizlik mi? Ben! Ben! Murat Kılıçalp. Tüm bu oyunların, seslerin, zamanın ve büsbütün dünyanın dışında ne yapıyorum böyle? Aylaklık etmekten başka ne işe yarıyorum.? Doğru dürüst tek bir eylemim bile yok. Hiçbir gün kendimi bugün ki kadar değersiz hissetmemiştim. Tek eylemim; yazmak.. yazmak... yazmak...
2 Aralık 2018 Pazar
geçmişten bir gün
''Şehvet topuklarımızı kemiren bir orospu gibidir. Ve ondan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir...''
-Fredrich Nietzsche
varoş mahallelerin birinde yıkık dökük bir binanın giriş katında yasa dışı çalışan bir hayat kadınıyla ilk cinsel münasebetim olmuştu. cep telefonumu satıp kadına gitmiştim. günler öncesinden yaşayacağım tensel hazzın hayalini kuruyor, nasıl davranmam gerektiğini kafamda sürekli tasarlıyordum. bunun dışında “tecrübeli” arkadaşlarımdan bir şeyler öğrenmeye çabalıyordum. söylediklerini dikkatle dinliyor. ne yapmam gerektiğini sıkı sıkı tembihliyordum kendime. ama o beklenen an geldiğinde, şehvetin dehşet dolu çekiciliği ruhumda ürpertilere yol açmaya başladığında tüm o tavsiyeler, yatıştırmalar, kendi kendine verilen sözler anlamını yitirmişti. içeri girdiğimizde birbirinden farklı üç tane kadın oturmuş umarsızca sigaralarını tüttürüp, sıradaki ''erkeği' bekliyorlardı. tanrı'nın, adem'in kaburgalarından yarattığı kutsal bedenleri üzerinde parasıyla birkaç dakika kiracı olarak gidip gelen aşağılık herifleri bekliyorlardı. o aşağılık heriflerden biri de bendim.! 18 yaşındaydım. hayatımda ilk defa bir kadına dokunacaktım. sıcak çıplak kadın vücudunun büyüleyici yumuşaklığını iliklerime kadar hissedebilecektim. ilk defanın tüm heyecanı, korkusu, tedirginliği, acemiliği üzerimdeydi. işaret parmağımla ortada duran, sarışın balık etli kadını gösterdim. ve içeri gidip onu beklemeye koyuldum. hiçbir bekleyiş bu denli heyecanlı, ürpertici aynı zamanda utanç verici olmamıştı. aşağılık duygusundan kurtulamıyordum.. 'allahım, ne işim var burada?'' bu etrafa saçılmış peçetelerin bu sidik kokan odanın, küf tutmuş tavanın ortasında. hamam böceklerinin şahitliğinde soyunmaya çalışmak ne denli bir aşağılık duygusudur kimse bilemez. hem bir çaylak ne denli başarabilir bir kadına sahip olmaya.? tüm vücudu üzerinde nasıl keşfe çıkabilir? hangi ara beyaz, çıplak et yığını üzerinde hakimiyet kurabilir? şırıl şırıl akacak olan döl'ün sonrasında gelecek olan utancın kızarıklığını kim saklayabilir?
kadın içeri girdiğinde çarpıcı acemiliğimi tüm çıplaklığıyla gözlemlemişti sanırım. öyle ki sürekli azarlamalarına bile maruz kalıyordum. göğüslerini ağzıma alıp emmeye başladığımda heyecanım birazcık yatışmıştı. bir erkek olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. hayatımda yeni bir dönem başlamıştı sanki. sanki, tüm hayatım boyunca bu muhteşem başlangıcı bekliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. bu kadın etiyle, kemiğiyle, göğüsleri ve sessiz yüzeysel inlemeleriyle bir kaç dakika daha benimdi.. kurban olarak cep telefonumu verdiğimi umursamadan üzerinde gidip gelmeye başladım. o da bir eğitici edasıyla ne yapmam gerektiği konusunda direktifler veriyordu. her söylediğini anlayabildiğim kadarıyla uymaya çalışıyordum. budalaca hareketler yapıyor, gülünç duruma düşüyordum. beceriksiz girişimlerle yeni yeni pozisyonlar denemeye çalışıyordum. yeni şeyler denedikçe daha çok elime yüzüme bulaştırıyor. kadının, kıkırdamalarına vesile oluyordum. eminim benim gibi günde onlarca toy bu hayat kadınının gülümsemelerine vesile oluyordu. onu bu bataklığın içinde güldürebilmekte bir erdem sayılır. ama o anda bu düşünceden çok uzaktım. ama şunu içimden geçirdiğimi net hatırlıyorum. kendi kendime ''tamam artık geçti heyecanın bundan sonra her fırsatta gelip bu kadınla beraber ol. ve ileri ki yıllar için tecrübe kazan..'' tanrım, ne boş bir öğrenme isteği. oysa ki o yıllardaki enerjimi, hevesimi edebiyat, sanat, felsefe, bilim ya da başka bir alan için harcasaydım bugün çok daha farklı yerlerde olabilirdim. ama işte o yıllarda şehvet denen o gaddar canavar zayıf bünyemle alay eder gibi güreş tutuyor. her seferinde tekrar tekrar beni yere seriyordu. iradem bütünüyle bu canavara teslim oluyordu. zihnimi bulandırıyor. soylu ve güzel düşüncelerin önüne set çekiyordu. kim kaçabilmiş o yaşlarda bu canavarın elinden? kadınlar, uyanık 16 saatimin 10 saatinin hırsızıydılar... onları düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. okulda, sokakta, çarşıda, pazarda, televizyonda her yerdeydiler. ama bir tek hayatımda değildiler. onları gördüğümde yutkunamıyordum. gözlerimi ritmik yürüyüşlerinden, beyaz ipeksi yumuşaklıktaki tenlerinden ve iri yuvarlak mucizevi göğüslerinden alamıyordum. onları gördüğümde nietzsche'nin deyişiyle ''onu bana kurban olarak ver..'' diye yalvarıyordum. bunun ne denli aciz bir haykırış olduğunu şimdi 26 yaşımdayken öğreniyorum. ama işte büyümek dediğimiz şey bu. büyümenin, vücudunda ve ruhundaki korkutucu aynı zamanda göz alıcı büyüsünü hissettiğinde tüm varoluş bir anlam kazanmaya başlıyor. sanki; hayat, 26 yaşındayken bu başlığı görüp ilk cinsel deneyiminin yıllar geçse de üzerinde bıraktığı etkiyi tarihe not düşmekle başlıyor.
-Fredrich Nietzsche
varoş mahallelerin birinde yıkık dökük bir binanın giriş katında yasa dışı çalışan bir hayat kadınıyla ilk cinsel münasebetim olmuştu. cep telefonumu satıp kadına gitmiştim. günler öncesinden yaşayacağım tensel hazzın hayalini kuruyor, nasıl davranmam gerektiğini kafamda sürekli tasarlıyordum. bunun dışında “tecrübeli” arkadaşlarımdan bir şeyler öğrenmeye çabalıyordum. söylediklerini dikkatle dinliyor. ne yapmam gerektiğini sıkı sıkı tembihliyordum kendime. ama o beklenen an geldiğinde, şehvetin dehşet dolu çekiciliği ruhumda ürpertilere yol açmaya başladığında tüm o tavsiyeler, yatıştırmalar, kendi kendine verilen sözler anlamını yitirmişti. içeri girdiğimizde birbirinden farklı üç tane kadın oturmuş umarsızca sigaralarını tüttürüp, sıradaki ''erkeği' bekliyorlardı. tanrı'nın, adem'in kaburgalarından yarattığı kutsal bedenleri üzerinde parasıyla birkaç dakika kiracı olarak gidip gelen aşağılık herifleri bekliyorlardı. o aşağılık heriflerden biri de bendim.! 18 yaşındaydım. hayatımda ilk defa bir kadına dokunacaktım. sıcak çıplak kadın vücudunun büyüleyici yumuşaklığını iliklerime kadar hissedebilecektim. ilk defanın tüm heyecanı, korkusu, tedirginliği, acemiliği üzerimdeydi. işaret parmağımla ortada duran, sarışın balık etli kadını gösterdim. ve içeri gidip onu beklemeye koyuldum. hiçbir bekleyiş bu denli heyecanlı, ürpertici aynı zamanda utanç verici olmamıştı. aşağılık duygusundan kurtulamıyordum.. 'allahım, ne işim var burada?'' bu etrafa saçılmış peçetelerin bu sidik kokan odanın, küf tutmuş tavanın ortasında. hamam böceklerinin şahitliğinde soyunmaya çalışmak ne denli bir aşağılık duygusudur kimse bilemez. hem bir çaylak ne denli başarabilir bir kadına sahip olmaya.? tüm vücudu üzerinde nasıl keşfe çıkabilir? hangi ara beyaz, çıplak et yığını üzerinde hakimiyet kurabilir? şırıl şırıl akacak olan döl'ün sonrasında gelecek olan utancın kızarıklığını kim saklayabilir?
kadın içeri girdiğinde çarpıcı acemiliğimi tüm çıplaklığıyla gözlemlemişti sanırım. öyle ki sürekli azarlamalarına bile maruz kalıyordum. göğüslerini ağzıma alıp emmeye başladığımda heyecanım birazcık yatışmıştı. bir erkek olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. hayatımda yeni bir dönem başlamıştı sanki. sanki, tüm hayatım boyunca bu muhteşem başlangıcı bekliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. bu kadın etiyle, kemiğiyle, göğüsleri ve sessiz yüzeysel inlemeleriyle bir kaç dakika daha benimdi.. kurban olarak cep telefonumu verdiğimi umursamadan üzerinde gidip gelmeye başladım. o da bir eğitici edasıyla ne yapmam gerektiği konusunda direktifler veriyordu. her söylediğini anlayabildiğim kadarıyla uymaya çalışıyordum. budalaca hareketler yapıyor, gülünç duruma düşüyordum. beceriksiz girişimlerle yeni yeni pozisyonlar denemeye çalışıyordum. yeni şeyler denedikçe daha çok elime yüzüme bulaştırıyor. kadının, kıkırdamalarına vesile oluyordum. eminim benim gibi günde onlarca toy bu hayat kadınının gülümsemelerine vesile oluyordu. onu bu bataklığın içinde güldürebilmekte bir erdem sayılır. ama o anda bu düşünceden çok uzaktım. ama şunu içimden geçirdiğimi net hatırlıyorum. kendi kendime ''tamam artık geçti heyecanın bundan sonra her fırsatta gelip bu kadınla beraber ol. ve ileri ki yıllar için tecrübe kazan..'' tanrım, ne boş bir öğrenme isteği. oysa ki o yıllardaki enerjimi, hevesimi edebiyat, sanat, felsefe, bilim ya da başka bir alan için harcasaydım bugün çok daha farklı yerlerde olabilirdim. ama işte o yıllarda şehvet denen o gaddar canavar zayıf bünyemle alay eder gibi güreş tutuyor. her seferinde tekrar tekrar beni yere seriyordu. iradem bütünüyle bu canavara teslim oluyordu. zihnimi bulandırıyor. soylu ve güzel düşüncelerin önüne set çekiyordu. kim kaçabilmiş o yaşlarda bu canavarın elinden? kadınlar, uyanık 16 saatimin 10 saatinin hırsızıydılar... onları düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. okulda, sokakta, çarşıda, pazarda, televizyonda her yerdeydiler. ama bir tek hayatımda değildiler. onları gördüğümde yutkunamıyordum. gözlerimi ritmik yürüyüşlerinden, beyaz ipeksi yumuşaklıktaki tenlerinden ve iri yuvarlak mucizevi göğüslerinden alamıyordum. onları gördüğümde nietzsche'nin deyişiyle ''onu bana kurban olarak ver..'' diye yalvarıyordum. bunun ne denli aciz bir haykırış olduğunu şimdi 26 yaşımdayken öğreniyorum. ama işte büyümek dediğimiz şey bu. büyümenin, vücudunda ve ruhundaki korkutucu aynı zamanda göz alıcı büyüsünü hissettiğinde tüm varoluş bir anlam kazanmaya başlıyor. sanki; hayat, 26 yaşındayken bu başlığı görüp ilk cinsel deneyiminin yıllar geçse de üzerinde bıraktığı etkiyi tarihe not düşmekle başlıyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...
-
' E ğer zengin olmak için gerekli imkanlar yoksa kumar oynamanın neresi kötü?'' ...
-
Yaratılan veya okunan güzel bir metin ve beraberinde getirdiği zihinsel orgazm. Derin bir uyku, güzel bir yemek, bir ağaç gölgesi İşte yaşam...
-
Novada parkın ön bölümündeki yeşillikte oturuyorum. Yalnızlık çekiyorum desek daha doğru olur. Benim dışımda herkesin yanında birileri var....





