8 Aralık 2017 Cuma

Otogarda bir sabah

Diyarbakır otogarının cafeteryasında nimet olarak gördüğüm sıcak klimamın başında oturuyorum. Mescid hayal ettiğim sıcaklıkta olmayınca çıktım burada buldum kendimi. Hayatın zevk dolu anlarından en önemlisinin sıcacık bir yatak olduğunun ayırdına vardım. Burada tanımadığım bir şehirde tanımadığım insanların arasında ne işim var? Düzenli bir hayatın muhteşem sakinliğini, sıcaklığını öyle çok arzuladım ki. Şu an en çok burnum akarken, soğuktan kemiklerim kıvranırken eksikliğini hissettim bunun.  Kışa öfkelendim birden. Dışarda kalan insanları düşündüm. O çetin hayatları, sıcacık bir Yuvanın hasretini her gün çekenleri, talihsizleri, zavallıları. Ben de bir kaç saatliğine onların yerindeyim neticede. Bunun neticesinde empati yapabildim. Soğuğu iliklerimde hissedince kışın acımasızlığını gördüm. Soğukta dakikalar geçmek bilmez. Cehennemi bile arzularsınız Neredeyse. 


Bu kırmızı örtülü yuvarlak masa da bir enkaz gibi oturuyorum. Çay isteyecek halim bile yok. Uykusuzum. Gözlerim kan çanağına dönmüştür.  Kulaklarımın arkasına sıcak klima havası vuruyor. Saçlarım dalgalanmayacak kadar kısa. Bu huzur verici esintinin kollarına teslim ediyorum vücudumu...

2 Kasım 2017 Perşembe

Ölüm bize uğruyor.



''Bizler durmadan hoplayıp zıplayan koyunlar gibiyiz. Ve ölüm kaprisli bir şekilde rastgele içimizden birini seçip kurban eden bir kasap.''
                                             
                                               -Arthur Schopenhauer


Ne kadar da ciddiyiz, bir kaç sene sonra ikimizden birinin toprağın altına gömülüp diğerinin mezarı başında ağlayacağından habersiziz.  Yiyiyoruz, içiyoruz, Geziyor, eğleniyor, gülüyoruz, ortak iddaa kuponu oynuyor kazanıyoruz. Çoğu kez tek Maçtan yatıyoruz. Gecenin bir yarısı yalnız başımıza atletico Madrid'ten gol gelince sevinçten sarılıyoruz. "Ölüm" ne kadar da uzak bize. Yıllar yıllar sonrasına saklamışız ölümü. Sandığa kitleyip unutmuşuz. Aklımıza gelmemiş böyle bir trajedi. Yanılmışız. Azrail'in farklı planları varmış meğer. Ondan da habersiziz. Nerden bileceğiz? İlk gençliğin tatlı hülyaları arasında düşüncelerimizin kıyısına bile uğramamış "ölüm gerçeği."  Bir salı akşam üstü. Odamı temizlerken yakalanıyorum bu trajik gerçeğe " ali soylu ölmüş mü şimdi?" Diyor. Odamda yankılanan ses, telefonun ucundaki diğer ses'e. Zeminin altımdan kaydığını hissediyorum.  Ayaklarımın beni taşıyamadığını, kollarımın güçsüzleştiğinin ayırdına varıyorum. Olduğum yere çöküyorum.. Ne muhteşem bir aciziyet.! Hayatım boyunca Hiç böyle olmadığımı anımsıyorum. Birilerinin beni bu kabus dolu akşamüstünden uyandırmasını, herşeyin rüya olmasını ümit ediyorum. Ama "Ali soylu ölmüş"tür artık. Ali, yani dünyanın en yakışıklı, cömert, neşeli adamlarından biri... Bir kaç dakika sonra bu gerçekle yüzleşmeye başlıyorum. Sokaklara çıkıyorum. Trafikte karşıdan karşıya geçiyorum. İnsanlara bakıyorum benim dışımda  herkes mutlu gibi. Delikanlılar şakalaşıyor, Genç kızlar birşeyler konuşup ritmik bir tonda kıkırdayıp gülüyor, Az ötede canlı müzik var. "Kesin ulan bu hengameyi Ali soylu ölmüş bugün" diye haykırmak istiyorum.... 

12 Ekim 2017 Perşembe

Thank you mario but our princess is in another castle

Sanırım 5 veya 6 yaşlarındaydım. İlk anımsadığım öğle saatlerine yakın bir zaman diliminde evimizi hemen bir kaç metre ötedeki bir başka müstakil eve taşıdığımızdı. Taşınma gününe dair hatırladığım tek anı elimde neredeyse kendi ağırlığımda bir sehpayı taşımam olduğuydu. Eski evimiz yıkık-dökük avlusunda devasa büyüklükte bir ceviz ağacının bulunduğu bir evdi. Annemle babamın ikinci eviydi. İlkinde ben doğmuşum hatırlamıyorum o evi. İkincisinden de o gün taşınıyorduk. Yoksulluk zamanlarımızdı. Babam kamyon şoförlüğünü yeni bırakmış otobüs şoförlüğüne başlamıştı. haftada bir eve geliyordu. Bazen bu süre 10 güne kadar bile uzayabiliyordu. Mahalledeki diğer akranlarımın babaları sabah gider akşam dönerlerdi. İmrenirdim sürekli onlara. Ama hiçbiri benim gibi babalarının eve döndüğü anki mutluluğa erişme şansına sahip değillerdi. Onlar için hep aynı ritüel tekrarlanırdı. Baba sabah evden çıkar akşamüstüne doğru gelirdi onlarda. Bu durum benim için farklı bir şekilde tezahür ediyordu. Babamın günler sonra eve gelişinin saati belli değildi. Bazen sabahın köründe bazen öğlen  bazende gecenin ikisinde uykumda yakalanırdım babamın gelişine. Yani her an bir sürprizle karşılaşma ihtimalim vardı. Her an babamı karşımda görebilir sevinç çığlıkları atarak kollarına koşabilirdim. Diğer çocuklarda olmayan bir şey. Ne büyük bir şans..
 Ama dezavantajları da vardı elbette. Yollarda geçen bir ömrün kazayla karşılaşma ihtimali hep vardı. Ben farkında değildim belki. Ama annem hep babamın eve sağ salim dönmesi için dua ederdi. Sürekli bir kötü haberle karşılaşabilme ihtimali endişe yaratıyordu onda. Bunu arada sırada görebiliyordum yüzünde. Dedemin evinde telefonla konuşuyorduk babamla. Geleceğini söyleyip gelmediği günlerde anneme sitem ediyordum. Neden gelmedi diye. Belkide getireceği hediyelerin telaşındaydım.  Ama ondan çok özlüyordum. Annem de özlüyordu mutlaka. Neden gelmediği sorusunu sorduğum zaman annemin gözünden yaşlar akar, bana sarılır ve en kısa zamanda geleceğini söylerdi. Kaderin bize çizdiği yola sitemler ederek...
 Yeni taşındığımız ev nispeten diğerinden daha iyiydi. Aradaki tek olumlu fark; Bahçesinde çeşit çeşit meyva ağaçlarının bulunmasıydı. Nar ağacından tutunda dut ağacına kadar. Bir tane şeftali ağacı, Üzüm asması gene diğerinde olduğu gibi koca bir ceviz ağacı... Her yönüyle cennet diye vadedilen yerin dünyadaki bir kopyasıydı sanki. Ayrıca Geniş bir toprak zemini vardı. Orada yazları annem domates, biber, patlıcan, soğan yetiştirirdi. Kiralık olarak oturduğumuz evde küçük bir tarlamız bile vardı. Öyle bereketliydi ki artanları komşulara/akrabalara verirdik. Onlarda nasiplenirdi. Evimizi mahellenin diğer evlerinden ayıran yegane unsur. içinde meyva ağaçları ve küçük tarla bir tarla olmuş olmasıydı. Kendi emeğimizle yetiştirdiklerimizi yemek ve insanlarla paylaşmak inanılmaz haz veriyordu.

Çam ve ceviz ağacının üzerinde yuva yapan kuşları saymıyorum bile.! Benim ara-ara ağaca çıkıp yuvalarını inceleme altına almamı saymazsak pek rahatsız değillerdi sanki bizden. Hele akşam üstleri uğrak mekanlarından biriydik o kuşların. Mahallede en çok ağaç bizim evdeydi. Hepsi sanki sözleşmiş gibi toplanır yer sofrasında akşam yemeği yediğimiz vakitte insanı neredeyse rahatsız edecek derecede cıvıltılar çıkarırlardı. Öyle ki annem bazen bu seslerden rahatsız olur. Kuşları dağıtmamı söylerdi. Bende elime aldığım terliği ağaca fırlatarak hepsini kovardım. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra sanki gidecek başka bir yerleri yokmuş gibi tekrar üşüşüverirlerdi. Çoğu yuvadaki evlatlarını bırakamıyorlardı belki de.. Sadece kuş cuvıltılarından değil, ağaçların döktükleri yapraklardan dolayıda rahatsız olurdu annem. Özellikle sonbahar geldiğinde yaprakları temizlerken kendi kendine söylenmesi kat be kat artardı. Bazen ev sahipleri yaşlı kadın ve adamın ne diye bu kadar ağaç diktiklerini eleştirirdi. Haklıydı kendince ondan başka bu dökülen yaprakları temizleyen kimse yoktu ki..
En çok yaz mevsimine ait anılar canlanıyor zihnimde. Sanki o evde hiç kış olmamış odun sobasının üzerinde kestane yememiş. Elektiriksiz gecelerde gaz lambasının altında hikaye kitapları okumamışım gibi.. Ama dört mevsimde güzel yaşanırdı o evde. Bahar geldiğinde ağaçlarımız yeşerirdi. Kışın kar yağdığında çam ağacımız kartpostallık görüntüler verirdi. Sonbaharda tüm ağaçlar çırılçıplak soyunurdu. Yazın toprak zeminde kilim serer bazen çamurdan arabalar kubbeler, piramitler yapardım. En çok TRT 1 de gördüğüm Mısır piramitlerinin aynısını yapmaya çalışır. Bazen bunu başarırdım. Saatlerimi alırdı piramitler. En tepesine bir çubuk yerleştirir. Yarattığım eserin haklı gururuyla övünürdüm. Bazen piramitlerin içinde delik açarak karşı tarafı görmeye çalışırdım. Annem hem ortalığı hem kendimi kirlettiğim için döver azarlardı. Şimdiki çocukların üzerlerinde toz bile yok. Ne büyük bir hezeyan..
O toprak zemini hiç unutamam. Sanırım küçücük bedenimde elektirik falan bırakmamıştı o vakit. Bazen bir iki arkadaşı toplar siyah poşetleri doldurur kısıtlı imkanlarla futbol oynamaya çalışırdık. Teke tekti maçlarımız çoğu zaman biri kaleye geçer diğer ikisi kendi aralarında yerde sürünmesi bile zor olan topu iki büyük taşın arasından geçirmeye çalışırdı. Günün sonunda en çok maçı kazanan şampiyon olurdu. Şampiyon olmanın verdiği hazı hiçbir şey veremiyordu. Şampiyon olmadığım günlerin gecesinde uyuyamazdım. Sabahın olmasını sabırsızlıkla bekler. Yarın ne yapmam gerektiği üzerinde epey düşünürdüm. Şu an 1999 yılının o muhteşem yazına dönüp tek sıkıntımın o olmasını yeğlerdim.
Yaz akşamları kuşların cıvıltısıyla o toprak zeminde yalınayak koşuşturmak o zaman pek ilginç gelmiyordu bana. Çocuk aklımla farkında değildim elimdeki hazinenin. İlerde tüm bu serveti kaybedip sıkıcı bir yaşamın içine daldıktan sonra bugünleri arayacağım nerden aklıma gelebilirdi ki?
Sokağımız henüz sokak lambalarıyla aydınlatılmadığı ve çoğu zamanda elektiriğmiz gittiği için geceleri yıldızları net bir şekilde görme şerefine nail oluyorduk. O müthiş görsel şöleni hafif yaz gecesi esintileriyle birlikte izlemek inanılmaz bir haz yaratıyordu. Telefon yok, bilgisayar yok, internet yok, yapaylık yok. Sadece yıldızlar ay ve ben.. Astronomiye merakım o günlerden beri vardı.O zamanlar yıldızların nasıl meydana geldiği sorusu aklımı kurcalarken Lisede okuduğum Stephen Hawking kitapları ve internetten araştırmalarımla bu pekala gizemini yitirmişti. Artık bir şey biliyordum. Milyarlarca yıl evvelki büyük patlamayı..

O evdeki ilk yaz bitiyor sonbahara okulun başlamasına hızla yaklaşıyorduk. Okula başlayacağım için epey endişeli ve üzgündüm. Üzgünlüğümün sebebi artık eskisi kadar bol vaktimin olmayacak olmasıydı. Okula bağımlı kalacaktım saatlerimi o binanın içerisinde geçirecektim. Ayrıca birkaç saatliğine de olsa evden ayrılmak hüzün vericiydi. Endişemin sebebi ise Okula giden arkadaşlardan öğretmenlerin ne kadar gaddar olduklarını duymuş olmamdı.. Bunun yanında tek kelime Türkçe bilmiyordum. Annem Türkçe bilmeyenlerin askerde, okulda, devlet dairelerinde dövüldüklerini söylerdi. Bu o zamanın popüler dedikodularındandı. Ve çoğuda gerçekti. Anlam veremiyordum sorgulamacı kişiliğim daha çocukken kendini ele veriyordu. Bir insan neden ana dilini konuştuğu için dövülür veya öldürülür.? Kürtçenin diğer dillerden ne farkı vardı ki? Bu daha sonraki dönemlerde bir çok insan gibi beni daha çok ana dilime sahip çıkmama teşvik ediyordu. Ünlü ve klişe bir söz ''her yasak kendi isyancısını doğurur.'' Yasak olan her şey güzeldi Tıpkı ana dilim Kürtçe gibi..

Eylül ayı gelmiş amcam beni evimizden epey uzak olan Atatürk i.ö. okuluna kaydettirmişti. Bu okul tarihi bir okul sayılırdı. Benim kaydolduğum sene eski-püskü binanın hemen yanına yeni ve daha modern bina yapılmış ve ben yeni binada eğitim görmeye başlamıştım. Yeni binada birkaç eksilklik olduğu için eski bina halen ortaokullular tarafından kullanılmaya devam ediliyordu. Eski binanın tarihi ve mistik bir yapısı vardı. Duvarlarda çatlaklar oluşmuş. Çatıdaki kiremitler yerinden çıkmış. Sınıflardaki Sıralar, tahtalar, Atatürk portreleri, öğretmen masası sanki 1940'lardan 50'lerden kalma eski püskü eşyalarmış gibi duruyordu. Her yönüyle tarih kokuyordu. O binada okuyan ortaokul 3'e gittiğini düşündüğüm bir kız vardı. İsmini net hatırlıyorum. Handeydi ismi. Ve Şimdi görsem muhtemelen tanırım da kendisini. Saçlarını at kuyruğu şeklinde bağladığı ve ortaokullu kızların o yıllarda giydikleri elbiseden başka tasvir edemem.. Ama harikulade bir yüzü vardı galiba..
Okula gittiğim ilk günlerde ağlayışıma kulak veren tek insan Handeydi. Bir köşede oturmuş ağlarken beni görmüş yanıma gelmiş. Hatırlayamadığım diyaloglar geçmişti aramızda. Muhtemelen neden ağladığımı sormuş bende pek mantıklı bir cevap verememişimdir. Sonrasında beni kantinci Yaşar ağabeyinin yanına götürüp teselli etmek için çikolatalar kekler almıştı. Devam eden günlerde onlarca defa yapacaktı bunu. Gösterdiği ilgiden dolayı O yaşlardaki anlamsız şımarıklığıma rağmen hem de.. Ara sıra öğretmenimden derslerimi soracak kadar da ilgiliydi.
Sanırım son senesiydi okulda. Çünkü ikinci sınıfa geçtiğimde bir daha kendisini göremedim. O kıza en net hatırladığım anılardan bir tanesi aşı yapan hemşirelere yardımcı olmak için sınıf sınıf dolaşıp yardım ettiğiydi. Sıra Bizim sınıfa geldiğinde Hande içeri girer girmez benim sırama gelmiş aşı olmak istemeyen beni ikna etmeye çalışmıştı.. Biraz direttikten sonra ilk aşı olan bendim.


Bir filmdeki ortaokullu veya liseli kız karakterinin gerçek hayattaki karşılığıydı sanki hande. Romanlardan fırlamış gibiydi. Sanırım o yıllarda okulun en gözde kızlarından biriydi. Umarım domuzun biri üzmemiştir kendisini.. Bazen sınıf arkadaşlarıyla oynadığı ''yakar topu'' izlerdim bahçede. Beni görünce yanına çağırır oyunlarına eşlik ettirirdi. Orada o bahçede birkaç tane kızın arasında popüler olmak şımarmaya yetiyordu o yaşlarda bende bunu ziyadesiyle yapıyordum..


O sene 1999-2000 yılının eğitim/öğretim yılı bu şekilde geçti. 2. sınıfa zayıfsız geçmenin haklı gururu vardı üzerimde. Babamın ve annemin ilk göz ağrısıydım okula giden ilk çocuk eve karne getiren çantası, kalemi, defteri olan ilk çocuklarıydım. Babam bu başarımın karşılıksız kalmayacağı sözünü vermişti. Sözünde de durdu. Bir sabah sokakta misket oynarken babamın elinde bavul tipi bir karton kutuyla sokağın başında bize doğru gelirken gördüm. Misketlerimi çalmasınlar diye ceplerime dolduruşumu hala net bir şekilde hatırlarım. Ve o sevinç dolu koşuşumu.. Bugün bir kez daha utanmayarak sıkılmayarak o günkü gibi kollarına koşmak isterdim..
Babam otobüs şoförüydü. Bazen 1 hafta eve gelmediği olurdu. Bu yüzden sokağın başında onu görmem sevinç dolu çığlıklar ve kollarına koşmama sebep olurdu. Yine öyle yaptım. Ve her zamanki gibi eli boş gelmemişti. Fakat bu sefer değişik bir şeydi daha önce görmediğim türden bir şey. İlk karne hediyemi açarken ki sevincimin eşi benzerine erişemedim bir daha..
Babam bana bir atari almıştı. Tüplü televizyona bağlanan kablolu konsollarla oynanan bir makine. Şimdiki Playstationların babası sayılan bir makine. Mahalledeki arkadaşlarım arasında popülerliğim bir anda artmıştı. Daha önce yedek olarak oyunlarına aldıkları kaale almadıkları o sıska çocuğun artık bir atarisi vardı. Ve bu onu aralarındaki en talihli çocuk yapıyordu. Neticede daha önce görmedikleri/ duymadıkları bir şeyle karşılaşmışlardı. Ben bu durumun farkındaydım. Daha önce birkaç kez kavgaya tutuştuklarım fakat artık en sıkı dostum olmaya çalışanları eve alıp atarime el sürdürtmüyordum. Bizim eve gelip saatlerce o oyunu oynamak isteyenlerin yaptıkları türlü yalakalıklar vardı. Kimi misketini hediye ediyor, kimi futbolda eşleri benim seçmem gerektiğini söylüyor. Kimisi de her konuda bana danışarak ne kadar önem arz ettiğimi belirten cümleler kuruyordu. Aralarında bir anda statü sahibi olmuştum. Bunu da avantaj olarak kullanıyordum çoğu zaman. Futbol da kaptan ve forvet oluyor. Misketin değişmez oyuncusu ve elimi bile sürmeden bana hazırlanan uçurtmaları uçuruyordum.
Tüm bu yalakalıklara rağmen içlerinden sadece bir kaçını eve alıp atarimle oynamalarına izin veriyordum. Annem televizyonu kapatıp bağırıp çağırana kadar kitleniyorduk o oyuna. Akşamüstleri annem yemeği hazırlarken benim atarimde Mario'nun sevgilisi prensesi kurtarma çabam geliyor aklıma. Kendimi mario zannetmem barikatları engelleri birer birer aşarak en sonunda o canavarı öldürerek ve ''Thank you mario but our princess is in another castle'' yazısını görerek yaşadığım zafer duygusu canlanıyor zihnimde. Sonra geceleri herkes uyuduktan sonra atariyi bağlayıp gecenin sessizliğinde prensesi kurtarma çabam ne unutulmaz bir haz..

Şimdi 2015 yılının aralık ayındayız. Saat gece 01;02. Dışarıda sokakta yaşayan insanları veya hayvanları soğuktan donduracak türden bir hava var. Kuzey kutup bölgesinin rüzgarlı ayazının pencereme vurduğunu varsayıyorum. Böyle bir gece de çocukluğumu yazmak geldi içimden. Kardeşimin derme çatma masaüstü bilgisayarını kullanarak yaptım bunu. Ve son olarak 2000 yılının yaz ayına olan özlemimi dile getirmek istiyorum. Bana o ataride verilen sayısız şans gibi hayattan sadece bir şans daha istiyorum. 2000 yılının yaz ayının herhangi bir akşamüstüne dönmek ve sokaktan terli terli dönüp tüplü televizyonumda Marionun sevgilisini Kurtarmak.. Ardından'' ''Thank you mario but our princess is in another castle'' yazısını gördüğüm anda bir zafer çığlığı daha atmak istiyorum...

9 Ekim 2017 Pazartesi

Beklenmedik bir mesaj

Birden bir mesaj geliyor instagramdan. "Murat Mrb, bir yerlerde kırdığım bir kalp olduğunu düşünüyorum." Diyor. Hemen ardından takip isteği. Bu kadını hatırlıyorum diyorum. Çok da uzak olmayan geçmişten geliyor. O kahrolası Geçen seneki ekimden geliyor. Hatta Alabora olduğum 1 Ekim'den geldiğini hatırlıyorum. Ağlamak isteyip ağlayamadığım o talihsizlik dolu günden/günlerden. Tanımamazlıktan geliyorum başta. Bu bir çeşit "ne oluyor ya?"durumu.. kırılan kalpten bahsediyor. Kırılan kalp benim kalbim.(beni beni muratını) Şimdiye kadar o kadar çok kırılmıştır ki kalp diye bişeyden eser kalmamış diyemiyorum bu avukat hanıma. Sen nasıl kırdın diye bir şeyler mırıldanıyorum. "Gafletime maruz kalmıştın üzülmüştün ve telafi edemedim" gibi bir şeyler söylüyor. Bir kaç cümle sonra yüzündeki "masumiyet hatırına" mesaj attım diyecek. Yüzümden masumiyetin aktığına emin misin diyorum? Ne alakaysa geçen sene ki gibi ergence cevaplar vermemem gerektiğini söylüyor. Masum olmadığımı hiçbir insanın masum olmadığını, Doğumundan itibaren insanın çürümeye başladığını bir süre sonra iyice çürüyüp çevresine çürük bir koku yaymaya başladığını yineliyorum. "En masumlarımız mezarda" diye düşünüyorum. "Sadece Arkadaşın olmak istiyorum" deyiveriyor sonunda. Genç bir avukat arkadaşımın hiç olmadığını düşünüyorum kendi kendime. Resimlerine bakıyorum. Uzun, parlak, siyah saçlar. kemikli yüz hatları, uzaklara baktığında uzak olmak isteği uyandıran canlı gözler, adliye koridorlarında ordan oraya taşıyan ayaklar, her an bir mucize yaratmaya muktedir ince,zarif eller...
En son ne zaman bir kadının yumuşak varlığıyla sarhoş olduğumu düşünüyorum. Sanırım aylar oldu. Yaşam serüveninde aniden sisli bir geçmişin içinden çıkıp gelen kadınlar hep kasvet uyandırır bir erkek için. Ansızın ortalığı dağıtmak için çıkıp gelmişlerdir. Ellerine başka eller, dudaklarına başka dudaklar değmiştir. Lakin o dudakları da o elleri de sonsuza dek sahiplenirsiniz. Başka başka yerlerinde söz gelimi kalplerinde ne izler vardır bilemezsiniz. Bir zamanlar silinmez bir iz bırakmışsanız size dönerler. Zaten kadınlar hep gidip gidip geri dönerler. Pek çoğu sebep oldukları enkazların altında bir ses, bir yankıya rastlamak için.
Paranın, kadınların, mutluluğun, bazen özgürlüğün bile eksikliğini hissettiğim aklıma geliyor. Sonra schopenhauer'in dediklerini anımsıyorum. Sanki schopenhauer kulağıma eğilip "Arzularını azaltmalısın Murat efendi.! İsteklerini hayatının merkezine koyduğun sürece mutlu olamazsın.." diyor. Kendimi teskin ediyorum. Ve dişimi fırçalayıp uyuyorum. 

26 Eylül 2017 Salı

Bulantı

Novada parkın ön bölümündeki yeşillikte oturuyorum. Yalnızlık çekiyorum desek daha doğru olur. Benim dışımda herkesin yanında birileri var. Bir genç kız hariç. Oturmuş uzun uzun önüne bakıyor, düşünüyor. Saçlarıyla oynuyor. Nadiren benim tarafa baktığı da oluyor. Üzerinde kot gömlek ve siyah pantolon var. Birşeyler düşündüğü kesin ama ne? Hayatın başlangıcındaki bu güzel Genç beynin içinde neler dönüyor? Burada Telefonla oynamayan tek kişi olduğu için dikkatimi çekti. Bu dikkat çekiş, telefonumu çıkarıp onun hakkında birşeyler yazmama neden oldu. Yoksa geriye doğru yaslanıp iki elinden destek alarak insanları izleme huyumdan vazgeçmeyecektim. Ama şu anı yazmak, yazıya dökmek önemli. Elleriyle dizlerini ovuşturduğu oluyor. Bu vucüt dilinde; "hayatında birşeylerin yolunda gitmediğini ve bunu düşündüğünü" gösteriyor. Belki o yaşta çağın en büyük sorunu olarak görülen sevgiliden ayrılma acısına kapılmıştır. Bir zamanlar yaşım gereği benimde içinde bulunduğum yanılgıların aynısını yaşıyordur. Ah.. hayat. Gereksiz acılarla vakit kaybedilen zaman dilimi...Yaşadığı çağın ilerisinde olan düşünce yapısına sahip insanlar dahi oluyor...


Şilveyle konuşan tatsız, can sıkıcı muhabbetlere maruz kalıyorum. Bir kaç genç oğlan hiç de komik olmayan ama hepsinin çok güldüğü bir takım konular hakkında konuşuyor. Kızlar kıkırdamaları eşliğinde değişik açılardan fotoğraflar çekiyor. Ben bunalıyorum. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

Kumarbazın bir günü


'Eğer zengin olmak için gerekli imkanlar yoksa kumar oynamanın neresi kötü?''
                                                                                     
                                                                                     Dostoyevski


Kumarbaz akşam yemeğini yedikten sonra talihin ona şu zor günlerde ufak bir sürpriz yapması ümidiyle bahis dükkanının yolunu tuttu. Kafasında binbir düşüncenin hüküm sürdüğü bu zamanda ufak bir mola verip maçlara bakıp oynama fırsatı bulmuştu. Verdiği yanlış kararlarının sonuçlarında yaşadıklarını bir anlığına kafasından atıp, yeni ümitler peşinde koşarak tekrar bahis alıyordu. Her kaybedişini bir başka kayıp takip ediyor. Bir daha kaybediyor bir daha ve bir daha. Son bir yıldır neredeyse kendi deyimiyle "kronik bir loser" olmuştu. Hep yenil daha iyi yenil felsefesini benimsemişti ama bu bir avuntuydu onun için, bu kadar kayıbının içinde kazanabildiği ne vardı ki?  Maddi kayıplar beraberinde manevi kayıpları da getiriyordu. Ailesi, arkadaşları, dostları ve sevgilisi evet en çokta onunla ilişkilerine yansıyordu bu durum. Dibe vurmuş olduğunu asla belli ettirmeyen kumarbaz, başka bir şekilde ilişkilerine yansıtıyor gereksiz asabiyetlerde bulunuyor. Diğer söz konusu ilişkilerinde ise kişiliğinden ödün veriyordu.
Ümide doğru yol alırken az kalsın audi marka bir araba çarpacaktı. Her zaman ki tereddütü üzerindeydi yolun karşısına geçip geçmemedeki bu tereddütleri başına iş açacaktı bir gün. 
Yürürken birden bugün sanki her zamankinden çok daha fazla kadının bu akşam dışarda olduğunu düşündü. Adım başı güzel bir kadınla karşılaşıyordu. Ve bir kadının elini tutmayalı da uzun zaman olmuştu. Hayatta kadınları çok sevmesine rağmen hiçbir zaman onlardan yana şansı yaver gitmemişti. Bunu hep benzersiz çirkinliğine biçimsiz vücuduna bağlıyordu. Haklıydı.. kadınlara.. o tanrının belki de saatlerini ayırıp yarattığı o muhteşem göz alıcı varlıklara onlara ne vaad ediyordu ki zaten? Uzun boy, kaslı, atletik bir vücut mu? dalgalı saçlar, renkli gözler, geniş omuzlar mı? Zenginlik, güç, itibar mı? Hiçbiri.! Bunun yerine yuvarlak bir baş, neredeyse onlarınki kadar olan sarkmış göğüsler, biçimsiz yüz hatları, gittikçe şişmanlayıp yağ bağlayan bir vücut. Tepeden tırnağa kendini inceledikten sonra düşündü... Kadınlar, ona bakmamakta haklıydı. Bazen kendisi bile doğanın görüntüsünü bozan bir görüntü kirliliği yarattığı için kızıyordu kendisine. 
20 li yaşlarının hemen başında bir kadın gördü. Dar kot pantolonu, beyaz tişörtü, dümdüz uzun siyah saçları kısık gözleri ve bembeyaz varlığıyla yanından geçiyordu. Saniyenin onda biri kadar bir zamanda bu göz alıcı güzelliğin tadını çıkarabildi. Fazlası tacize girerdi.! Retinasından korteksine doğru çektiği o kısa anın fotoğrafının karşılığında zihninde imgeler oluşturdu. Serin bir sonbahar akşamı pencereden yansıyan ay ışığının gölgesi altında: Soluğundan, iliğinden öptü bu afroditi. O benzersiz ılımlı varlığıyla hayatındaki tüm gergin havayı yumuşatabilirdi bu kadın. Birden tanrısal güzelliğini bir yana bırakıp, ona sahip olmayı bedeni üzerinde gezinirken sanki yeni bir yeri coğrafyayı keşfetmişte üzerinde mutlak hakimiyet kuracakmış gibi hayallere daldı.. Nefes alış verişlerini, benzersiz inleyişlerini ve kadının hakiki bir teslimiyet içinde gözlerinin içine nasıl baktığını düşündü. Ahh..Bazı zamanlar ne aşağılık oluveriyordu. Gerçekliğin soğuk ürpertisiyle irkildi. Bu suratla Hiç şansı yoktu.! acı acı yoluna devam etti...
Bahis dükkanının içi ellerinde telefon, kumar denen yüzyıllar boyunca ayak takımının zengin olma ümidini hep canlı tutan o bataklıktaki kader arkadaşlarıyla doluydu. Birden durup düşündü. Hepsini süzgeçten geçirdi:Bu ezeli kaybedenler arasında ne işi vardı.? Bu entelektüel birikimden yoksun, hayatlarında gazetelerin spor sayfalarından başka bir şey okumamış, dişleri çürük, saçları yağlı kumarbazların yanında ne arıyordu.? Hiçbirinin 'karamazov kardeşler'' gibi bir başyapıttan haberi yoktu. Hiçbiri, zweig'in brezilya'da sürgünde dünyanın düştüğü umutsuz durumdan dolayı acılar içinde intihar ettiğinden haberi yoktu. içerideki tek bir kimse bile kleist'in ardında 'asıl mesele şu ki: Bana bu yeryüzünde hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı.'' deyip kendini kleinner wannse gölüne bıraktığını bilmiyordu.. Boş bir yere kaygısızca onlardan biriymiş gibi görünerek oturdu. O anda Öyle çok onlardan biriymiş gibi görünüyordu ki o kadar olur. Dostoyevski'nin şu satırları aklına geldi. "Eğer zengin olmak için herhangi bir ümit yoksa kumar oynamanın neresi kötü?" Ama Şimdi Dostoyevski'nin değil kazanmanın zamanıydı. Tıpkı bir sene öncesi gibi. O günde 2- 3- 5 hatta bazen 6 bin TL kazandığı Mesut günler gibi. Bu gece 5 TL ile kazanılacak 100 TL bu kazanma ateşinin kıvılcımı olabilirdi. Geçen sene işten çıkar çıkmaz da böyle başlamamış mıydı her şey.? 50 TL ile üstelik telefon üzerinden kazanılan 30 bin TL üzerindeki bir meblağ. Elbette 30 bin Çok büyük bir para değildi. Ama hayatı boyunca düşlediği Bir kaç aylık Avrupa seyahati için yeterli bir miktardı. Paris'te eyfel kulesini izlemek, Berlin'de ıhlamur ağaçlarının altında içki yudumlamak. Yunan adaları, kafkanın memleketi prag, kierkegaard'ın uzun yürüyüşler yaptığı ışıltılı kopenhag sokakları, isviçre alpleri, Güzel avrupalı veyahut iskandinav kadınları.. neden olmasındı? Kaderin bu 180 derece değişimini o günlerde hep bir rüya gibi düşünmüştü. Ara-sıra kendisini çimdikliyor bu kazanca inanamıyordu. Hayati boyunca bu kadar parası olmamıştı. Yoksulluğun Demir yumruğu sürekli sırtındaydı. Keyif çatıyordu. Çok geçmeden tekrar kendisine her daim kucak açan yoksulluğun gaddar kollarında bulmuştu kendini. Şimdi o günlerden biriydi ve kumar bu labirentten çıkmanın tek yoluydu. Zarlar atılmıştı bir kere. 
Kaybedişleri dinledi biraz 
Tek maçtan yatanlar, son dakikada yatanlar, direkten dönen toplar, verilmeyen penaltılar... kumarbazların kokmuş ağızlarından bu cümleler dökülüyordu. Kaderi bu insanlarla birdi. Bir zamanlar her şey yolunda giderken birden işler tersine dönmüş. Bu küçük odada yankılanan ümitsiz kayıp dolu sözcükler onun içinde gerçekleşmişti. Yol boyu bu tersine dönüşü düşünmüştü. Yalom'un kitabında julius için söylediklerini düşünmüştü. "Bu tersine dönüş ne zaman başlamıştı? Yarının altın vaadinin yerini nasıl dünün nostaljisi almıştı?" Ve bir başka pasaj ile irkildi ayni kitaptan; "hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur..?" Bu serin sonbahar akşamında cebindeki 55 tl den 5 TL daha kaybedecek miydi? Ya da gecenin sonunda kaybettiği binlerce liranın ardından bir teselli ikramiyesi olarak 112 TL alabilecek miydi..? Maçlarını söyledi. kuponunu alıp, katlayıp cebine koydu. İki eli Cebinde dışarı çıkıp bu serin sonbahar akşamında kafasında binbir düşünceyle yürümeye koyuldu. 
Ve yine kadınlar birbiri ardına dizilmiş güzel ahenkler dizisi. Hepsi göğüsleriyle onu çağırıyordu. "Mutlak iktidar ve güç onlara hükmedebilmekte diyordu." İçinden. İşte onu çağıran bir çift iri göğüs. Saklamak için giydiği tişörtün üzerinde İngilizce "her zaman pozitif ol" yazıyor. Dünya üzerinde Bu göğüsleri avuçlayıp, parmaklarını üzerinde gezdiren her erkek, yaşama pozitif bir pencereden bakmaya mahkumdur. Ve işte bir başka kalça.! İlk gençlik çağında izlediği latin Amerika pornolarındaki güzel kalçaları anımsatıyor. Ardından bir başkası, bu sefer güzel bir yüz. yemyeşil gözleri eşliğinde bir şeylere kıkırdıyor.  
Ardından pahalı bir arabaya binen iki kadın, bu kısıtlı zaman diliminde rahatsız etmeyecek derecede hangisine bakmalı? Acaba yolculukları nereye? Kadınlar beynini çok kurcalıyordu. Onlar hakkında yeteri kadar deneyimlere sahip olsaydı belki haklarında bir kitap bile yazabilirdi. Ama öyle değildi. Gerçekçi olma vaktiydi. Hiçbir zaman en yakın dostu gibi sayısız kadınla birlikte olmamıştı. Kadınlar her zaman o casanova'yı o don juan'ı arzuluyorlardı. Ve tüm bunlara şahit olmak iç karartıcı bir hal alıyordu. Yaşam, gürül gürül önünden akarken sadece durup seyretmek, seyircisi olmak ruhunda tarifi imkansız patlamalara yol açıyordu. Hayır! Kıskançlık çektiği yoktu. Aksine kadın oburu, casanova arkadaşı ne kadar çok kadınla birlikte olursa o da o derece benliğinin gizli bir yerinde rahatlıyordu.
Şimdi kadınları bir kenara bırakma zamanıydı. Ama kadınlar bir kenara bırakılmayacak kadar ilgi çekiciydi.


Yürümeye devam ediyordu. Her gün önünden geçtiği onlarca katlı otel gözüne çarptı. Birden bu derece yüksek bir binanın asla tepesine çıkmadığını düşündü. Şimdi çıkmak istese bile cebindeki 50 tl 50 kuruş ile pek mümkün olmayan bir durumdu bu. Bu 5 yıldızlı otelin kral dairesinde içkisini yudumlayıp şehri izlemek geçti aklından. Böyle bir gece önünde uzanan yolda gözükebiliyor muydu? Yoksa hep bir imge olarak mı kalacaktı beyninde. Büyük şehirleri düşündü. Daha bir ay önce istanbuldan gelmişti. O şehre her gittiğinde haşmeti karşısında büyüleniyordu. Kendi küçük önemsizliğini varoluşunun dünya üzerinde kapladığı önemsiz boşluğuna şaşırıp duruyordu. İstanbul; yüksek kuleleri, tarihi yerleri, metro İstasyonları, havalimanları, köprüleri ve bitmek tükenmek bilmeyen her gün daha da artan insan kalabalığıyla çok büyüktü. Ve 25 indeki bu adam bu büyüklüğün getirdiği ezilmişlikle benliğini cezalandırıyordu. İstanbul, koca bir şelale gibi akıyordu önünden. Modern insanlar, beyaz yakalılar, zengin züppeleri, güzel kadınlar, güzel ve oruspu kadınlar, piç erkekler hepsi bu gösterideydi. Sahnedeydiler ve kendisi de seyirci koltuğuna oturmuş onları izliyordu. İri memeleri, güzel kalçaları, son model arabalar içindeki yüksek ses müzik dinleyen oruspu çocuklarını, beyaz yakalının kibrini, bürokratların, siyasilerin düzenbazlıklarını herşeyi izliyor, gözlemliyor içinden yorum yapıyordu.. Tüm bunları düşündü yaşadığı küçük şehirde. İstanbul'u Ankara'yı daha da uzaklara giderek, okyanus ötesini New York'u Doğu Asya'yı Tokyo'yu düşündü. Daha geçen gün 38 milyonluk bir şehir olduğunu okumamış mıydı. Cadde ve sokak isimlerinin olmadığını. Sayılarla adres tarifi yapıldığını. Ve dünyanın diğer başkentlerini düşündü. Berlin'i bir zamanlar kızıl ordunun harabeye çevirip o harabelerin oluşturduğu gediklerde nasıl Alman kadınlarına tecavüz ettiğini , tarihi savaşları, büyük buhranı düşündü. Sonra dünyayı, Samanyolu galaksisini, evrenin uçsuz bucaksız boşluğunu, kara delikleri, herşeyin öncesinin öncesini düşündü. Big bang'i o tarif edilemez patlamayı. Sonsuzluğun başlangıcını yani. "Tanrı'nın şehvet dolu patlaması" diyordu buna.. Tüm bunları düşünürken cebinde 5 TL lik kuponu olduğuyla irkildi. Stoke city maçı 15 dakikadır başlamıştı. Telefonunu çıkardı. Hücresel veriyi açtı. Hemen ardından maçkoliği. Stoke city 1-0 öndeydi.. 

14 Eylül 2017 Perşembe

Kütüphane'den gelen bir uğultu

Bir kütüphane'de kendimden 5-6 yaş küçük gençlerin bulunduğu serin bir yerde. Dostoyevskinin hayatını okudum. Ve kolay yoldan para kazanma üzerine araştırmalar yaptım. İkisi birbirine yakın şeyler. Dostoyevski'de zengin olmak için kolaya kaçıp kumar oynuyordu. Ben de oynuyorum. Eğer başarabilirsem geçen seneki gibi zengin olabilirim. Başaramazsam dipte debelenmeye devam edeceğim. Kronik bir hal alan bu çaresizliğim beni endişelendiriyor. Sartre gibi nevrotik bunalımlar yaşıyorum. Nietzsche gibi bazen ulvi nutuklar atıyorum kendi içimde. Eğer tüm bu bulantılar devam ederse sonum zweig gibi intihar olacak. Ama büyük ihtimalle o esnada onunki gibi bir kadın koynumda olmayacak. Herşeyini şansa bırakmış biri olarak korkuyorum. Kaybetmekten çok korkuyorum....

9 Eylül 2017 Cumartesi

İki kötü karşılaşma

Bugün uzun zamandır görmediğim iki kişi bana yaşlandığımı söyledi. Saçlarım beyazlaşmış ve seyrekleşmiş. Aynaya bakmayınca uzun zamandır, bunların olmadığı hissine kapılıyordum. İnsan, kendi hakkında tüm gerçekleri bilmeli ki ona göre davranmalı. Bu bende Yok işte sürekli kaçıyorum gerçeklerden. Selam verdiğim bir başka kişi de şöyle bir süzüp uzaktan uzağa; "abi değişmişsin haa!! :)" dedi. Gülümseyerek karşılık verdim. Ve oradan uzaklaştım. Şimdi uzun bir yürüyüş iyi geldi. Lise arkadaşım yavuzu gördüm. Oturduk sohbet ettik biraz. O konuşurken karşılaştırdım ikimizi. Saçlarının tek bir teli dökülmemiş hiçbir kısmına beyazlık uğramamıştı. Şaşırtı bu beni. İşsiz olduğundan yakınıyordu, öğrendim ki diğer lise arkadaşlarımızın çoğu da işsizmiş hala. Hayat, hepimiz için mi Çetin olur böyle?

tasarım

Bloğumun tasarımını da halletmiş bulunmaktayım. kahverengi arka plan ve sarı renkli yazı şekli. Sadelik çağrıştırıcı bir blog. En sevdiğimden.! Bakalım bu can sıkıntısından dolayı daha nelerle uğraşacağım.

blogu çözdüm

Nihayet bugün zahmet edip ufak bir araştırma sonucu şu blog denilen şeyi çözebildim. Daha aktif bir şekilde kullanacağım artık. İçsesimin yankıları burada yankılanacak artık. Bunun mutluluğu var üzerimde.

Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...