13 Aralık 2018 Perşembe

günlükler

                                                                                                                             6 Aralık 2018

İnsan ruhu karanlık, vıcık vıcık bir uçurum. Dünya yüzünde kesinlikl kullanılamayan bir kuyudur. Gerçekten tanısa kimse kendini sevmezdi.
                                                           -Huzursuzluğun kitabı, Fernando Pessoa

Ne kadar tanıyorum kendimi? Kendimin ne kadarının farkındayım? Neden her yeni gün keder ve sıkıntıların başlangıcı oluyor.? Dünyaya fırlatılmam tamamen isteğim dışında. Yine isteğim dışında öleceğim. Tek başına bu bile hayatın anlamsızlığının cevabı. Savaşları, acıları, yoksullukları, sefaleti saymıyorum bile. Dünyaya katlanmak için pek az güzellik var. Vazgeçmek için ise bir sürü. Şu harfler, kelimeler, cümleler bir kaçış. Dünyayı unutma hali. Düşsel olandan gerçekliğin soğuk kaldırımlarına düştüğüm zaman afallıyorum. Korkuyorum. Aklıma nasıl mukayet  olduğuma şaşırmış vaziyetteyim. Bulantı, tüm vücudumu sarmış durumda. Bundan yıllar sonra bu yazdığım sözcükler hakkında ne düşünüyor olacağım acaba? Garip bir tiksinti, bir utangaçlık hali sarar belki de her yerimi. Her halükarda pişmanlık duyacağım kesin. Yaşam nasıl davranırsan davran pişmanlıklar çıkarıyor karşına. Ve benim pişmanlıklarım o kadar çok birikmiş ki hangisine hayıflnacağımı nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Fiziksel, duygusal, entelektüel yalnızlık hayatımın merkezinde. Sanki varoluş gayem yalnız kalmak. Büsbütün yalnız kalıyorum. Yalnız bırakılıyorum. Adına ne dersek diyelim sonunda yalnızım..Kitaplardan filmlerden konuşabileceğim kimsem yok. Ya da yaşam hakkında bir kaç fikri olan tek bir arkadaşım yok. Çevremdeki insanlarla birkaç kelimemiz var. Her gün tekrarlayıp duruyoruz. Oysa; Konuşulması haz veren öylesine güzel konular var ki..
Zamanın ve mekanın dışında savruluyorum...

12 Aralık 2018 Çarşamba

Günlükler


                                                                               
                                                                                                                               28 Kasım 2018

İkindi:
İşte buradayım.! Bu yeraltı kahvehanesinde, Soğuk bir günde sıcak Kömür sobasının başında nane limon içerek bunları yazıyorum. Varlığım bundan ibaret. Tüm günlerim öylesine birbirine benziyor ki: Hiçbirini birbirinden ayırt edemiyorum. Günden güne güçsüzleşiyor zayıflıyorum. Fiziksel bir zayıflık olmasından ziyade ruhsal bir zayıflık bu. Varolmam için hiçbir sebep koyamıyorum şu masaya. Hani insanın bir yaşama tutunma aracı olur. Onunla birlikte Dünyadaki varlığına katlanır. Bazıları Tanrı'ya sığınır. Kimisi bir ideoloji uğruna başının gövdesinden ayrılmasına büsbütün hazırdır. Kimi Asalaklar ise, takım sportif faaliyetler içerisinde bulunan takımlar üzerinden kimlik inşaa ederler kendilerine. Benim ise sığınabileceğim bir tanrım, bir ideolojim veya damarlarımın akışını hızlandıracak coşkunluk yok. Milyarlarca galaksinin olduğu sonsuz evrenin içinde küçüçük bir noktada bulunan yeryüzünde bir kahvehanede vakit öldürüyorum. Bu sonsuzluk, bu boşluk ruhumda kaygı uyandırarak ürpertilere yol açıyor... Zamanı dakikalara/ saatlere bölemiyorum. ''Bir boşluk var ve biz içindeyiz. Zaman geçmiyor. Sadece hücrelerimiz ölüyor. Yaşlanıyor ölüyor veya caninin teki tarafından yaşamımıza nokta konuluyor.''
Daha küçük meselelere gelelim; Yaşamıma. Ne kadar faydasız görsemde kendimi. Hala hayatta olmam bir mucize. Sokakları arşınlarken bile bir sanatçı gibi yürüyorum farkında olmadan. Ama gelgelelim ki; ileriye dönük çekingelerim aklıma geldikçe dehşete düşüyorum. Yüreğimin merkezinden çıkan bir kasırga tüm vucuduma yayılıyor. Gözlerimde bu korkunçluğun ifade biçimi! hiçbir şart ve durum içerisinde yalan söylemiyor gözlerim. Bazen de ümit yaşar'ın dediği üzere: ''Göz olmaktan uzak kederli sonbahar akşamları gibi'' bakıyor dünyaya. Keder, yaşamım boyunca göğsüme arkadaşlık etti. Nereye gidersem gideyim: mükemmel bir gizlilik içerisinde Kederimi,ezilmişliğimi ve yalnızlığımı yanımda götürdüm. Gövdemin üzerinde taşıdığım bu ağır yuvarlak başım; her türlü azabın senaristi oldu. Ve kalbimde bu trajedi her gün durmadan tekrar tekrar sahnelendi...
Tuhaf bir biçimde yalnız başıma oturmuş etrafı gözlemlemekten başka hiçbir şey gelmiyor içimden. İnsanlar, okey, 51, pişti gibi oyunlar oynuyor. (bu oyunlardan en az birinin beni avutarak düşüncelerimden sıyırmasını ne çok isterdim) taş sesleri, insan sesleri, kaşıkların bardaklara vurulduğu mistik sesler birbirine karışıyor. Sokağa çarşıya çıksam, ayrı bir gümbürtü. Böylesine çok sesli bir dünyada insan nasıl huzur bulabilir? Ya da huzur dediğimiz şeyin karşılığı sadece sessizlik mi? Ben! Ben! Murat Kılıçalp. Tüm bu oyunların, seslerin, zamanın ve büsbütün dünyanın dışında ne yapıyorum böyle? Aylaklık etmekten başka ne işe yarıyorum.? Doğru dürüst tek bir eylemim bile yok. Hiçbir gün kendimi bugün ki kadar değersiz hissetmemiştim. Tek eylemim; yazmak.. yazmak... yazmak...

Gogol'un Paltosuna Notlar







2 Aralık 2018 Pazar

geçmişten bir gün

 ''Şehvet topuklarımızı kemiren bir orospu gibidir. Ve ondan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir...''
   -Fredrich Nietzsche


varoş mahallelerin birinde yıkık dökük bir binanın giriş katında yasa dışı çalışan bir hayat kadınıyla ilk cinsel münasebetim olmuştu. cep telefonumu satıp kadına gitmiştim. günler öncesinden yaşayacağım tensel hazzın hayalini kuruyor, nasıl davranmam gerektiğini kafamda sürekli tasarlıyordum. bunun dışında “tecrübeli” arkadaşlarımdan bir şeyler öğrenmeye çabalıyordum. söylediklerini dikkatle dinliyor. ne yapmam gerektiğini sıkı sıkı tembihliyordum kendime. ama o beklenen an geldiğinde, şehvetin dehşet dolu çekiciliği ruhumda ürpertilere yol açmaya başladığında tüm o tavsiyeler, yatıştırmalar, kendi kendine verilen sözler anlamını yitirmişti. içeri girdiğimizde birbirinden farklı üç tane kadın oturmuş umarsızca sigaralarını tüttürüp, sıradaki ''erkeği' bekliyorlardı. tanrı'nın, adem'in kaburgalarından yarattığı kutsal bedenleri üzerinde parasıyla birkaç dakika kiracı olarak gidip gelen aşağılık herifleri bekliyorlardı. o aşağılık heriflerden biri de bendim.! 18 yaşındaydım. hayatımda ilk defa bir kadına dokunacaktım. sıcak çıplak kadın vücudunun büyüleyici yumuşaklığını iliklerime kadar hissedebilecektim. ilk defanın tüm heyecanı, korkusu, tedirginliği, acemiliği üzerimdeydi. işaret parmağımla ortada duran, sarışın balık etli kadını gösterdim. ve içeri gidip onu beklemeye koyuldum. hiçbir bekleyiş bu denli heyecanlı, ürpertici aynı zamanda utanç verici olmamıştı. aşağılık duygusundan kurtulamıyordum.. 'allahım, ne işim var burada?'' bu etrafa saçılmış peçetelerin bu sidik kokan odanın, küf tutmuş tavanın ortasında. hamam böceklerinin şahitliğinde soyunmaya çalışmak ne denli bir aşağılık duygusudur kimse bilemez. hem bir çaylak ne denli başarabilir bir kadına sahip olmaya.? tüm vücudu üzerinde nasıl keşfe çıkabilir? hangi ara beyaz, çıplak et yığını üzerinde hakimiyet kurabilir? şırıl şırıl akacak olan döl'ün sonrasında gelecek olan utancın kızarıklığını kim saklayabilir? 

kadın içeri girdiğinde çarpıcı acemiliğimi tüm çıplaklığıyla gözlemlemişti sanırım. öyle ki sürekli azarlamalarına bile maruz kalıyordum. göğüslerini ağzıma alıp emmeye başladığımda heyecanım birazcık yatışmıştı. bir erkek olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. hayatımda yeni bir dönem başlamıştı sanki. sanki, tüm hayatım boyunca bu muhteşem başlangıcı bekliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. bu kadın etiyle, kemiğiyle, göğüsleri ve sessiz yüzeysel inlemeleriyle bir kaç dakika daha benimdi.. kurban olarak cep telefonumu verdiğimi umursamadan üzerinde gidip gelmeye başladım. o da bir eğitici edasıyla ne yapmam gerektiği konusunda direktifler veriyordu. her söylediğini anlayabildiğim kadarıyla uymaya çalışıyordum. budalaca hareketler yapıyor, gülünç duruma düşüyordum. beceriksiz girişimlerle yeni yeni pozisyonlar denemeye çalışıyordum. yeni şeyler denedikçe daha çok elime yüzüme bulaştırıyor. kadının, kıkırdamalarına vesile oluyordum. eminim benim gibi günde onlarca toy bu hayat kadınının gülümsemelerine vesile oluyordu. onu bu bataklığın içinde güldürebilmekte bir erdem sayılır. ama o anda bu düşünceden çok uzaktım. ama şunu içimden geçirdiğimi net hatırlıyorum. kendi kendime ''tamam artık geçti heyecanın bundan sonra her fırsatta gelip bu kadınla beraber ol. ve ileri ki yıllar için tecrübe kazan..'' tanrım, ne boş bir öğrenme isteği. oysa ki o yıllardaki enerjimi, hevesimi edebiyat, sanat, felsefe, bilim ya da başka bir alan için harcasaydım bugün çok daha farklı yerlerde olabilirdim. ama işte o yıllarda şehvet denen o gaddar canavar zayıf bünyemle alay eder gibi güreş tutuyor. her seferinde tekrar tekrar beni yere seriyordu. iradem bütünüyle bu canavara teslim oluyordu. zihnimi bulandırıyor. soylu ve güzel düşüncelerin önüne set çekiyordu. kim kaçabilmiş o yaşlarda bu canavarın elinden? kadınlar, uyanık 16 saatimin 10 saatinin hırsızıydılar... onları düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. okulda, sokakta, çarşıda, pazarda, televizyonda her yerdeydiler. ama bir tek hayatımda değildiler. onları gördüğümde yutkunamıyordum. gözlerimi ritmik yürüyüşlerinden, beyaz ipeksi yumuşaklıktaki tenlerinden ve iri yuvarlak mucizevi göğüslerinden alamıyordum. onları gördüğümde nietzsche'nin deyişiyle ''onu bana kurban olarak ver..'' diye yalvarıyordum. bunun ne denli aciz bir haykırış olduğunu şimdi 26 yaşımdayken öğreniyorum. ama işte büyümek dediğimiz şey bu. büyümenin, vücudunda ve ruhundaki korkutucu aynı zamanda göz alıcı büyüsünü hissettiğinde tüm varoluş bir anlam kazanmaya başlıyor. sanki; hayat, 26 yaşındayken bu başlığı görüp ilk cinsel deneyiminin yıllar geçse de üzerinde bıraktığı etkiyi tarihe not düşmekle başlıyor.

5 Kasım 2018 Pazartesi



İnsan Kalbi Gözlemcisi: Stendhal
Yazarın adı: Murat Kılıçalp



Çocukluğu ve ilk gençliği

Stendhal, odasına çekilir. Yazı masasının başına kurulur. Bir şeyler yazar. Ardından Masaya tebeşirle tabaklar, çatallar çizer en sevdiği yemeklerin ismini yazar. Midesinden gelen sesleri hayal gücüyle bastırır. Dünyaya ve açlığa böyle katlanırdı. Bir yalancılık üstadıdır o. Dünya fazla gerçektir ve o bu gerçeğe katlanamayarak yalana/ aldatıcı olana başvurur. Anılarında, kitaplarında sürekli yalan söyler. Verdiği bilgiler uydurmadır. Tarihler çelişkilidir. Öz yaşamını anlatırken hep bir maske takar. Gerçek ismi Henry Beyle’nin üzerine bile bir maske çeker. Bazen ‘’cesar bombet’’ ama çoğunlukla ‘’Stendhal’’ olur.
Hikayesi Fransa'nın taşra kasabalarından birinde Grenoble'de 23 ocak 1783 tarihinde başlar. Babası avukat Cherubin beyle, annesi Hanneitte Gagnon'dur. Annesini 7 yaşında kaybeder stendhal. Annesiz büyümenin bedelini her çocuk gibi o da öder. Ruhunun en gizli saklı bölgelerinde annesizlik çatırtısı hep su sızdırır hayatı boyunca. ''Annesizlik'' ilk yıllarda katlanılmaz bir özleme dönüşür. Geceler boyunca hıçkırıklarla uyandırır bu duygusal çocuğu.. Disiplinli ve muhafazakar olan babası ile teyzesinin etkisi altında büyür. Annesine olan özlemi içinde günler geceler boyu çaresizlik içinde ağlayarak. Onun bu çaresiz haykırışları kişiliğinin oluşmasında ve erken olgunlaşmasına katkı sağlar. Zira acılarla erken yaşta tanışmıştır..
1799'da askeri okul sınavlarına girmek için Paris'in yolunu tutar. Paris ışıltılı ve gösterişlidir. Doğup büyüdüğü Grenoble'ye hiç benzemiyordur. Güzel kadınlar, lüks restoranlar, pahalı içkiler, burjuva yaşamı başını döndürür bu 16 yaşındaki çaylağın. Daha o yıllarda bir gün bu parıltılı yaşamın içerisinde olmayı hayal eder. Zira: Stendhal, iflah olmaz bir ehl-i keyif'tir. Ondaki bu keyfiyet düşkünlüğü hiçbir zaman bencilce bir gösterişe dönüşmez. Tüm çirkinliğine inat, güzel olanı arayıştır bu.! Kendi bedeninde insanların güzel kabul ettiği hiçbir ize rastlanmaz. Kısa bacaklar, yuvarlak şişkin bir yüz, estetikten çok çok uzakta bir vücut... Bir şeyler hatta pek çok şey eksiktir bu vücutta. Ya da fazla... Stefan Zweig şöyle demiştir onun için: ''Hiçbir şeyin yararı yoktur.! Ne çoktan ağarmış favorilerin erkeksi bir kahverengiyle koyultan saç boyasının, ne parlak perukasının, ne altın sırmalı konsolos üniformasının ne de zarif, cilalı tırnaklarının. Bütün bu araç gereçle birazcık destek olur. Süsler, yağlarını çöküntülerini gizler, fakat bulvarda yürürken hiçbir kadın başını çevirmez, hiçbir kadın Madam Renal'in Julien'ine ya da Madam Chasteller'in Lucien Leuwen'ine baktığı gibi heyecanla bakmaz gözlerine. Hayır hiçbiri önem vermemiştir ona. Ne şimdi, ruhu yağa gömülmüş ileri yaşı alnını kırıştırmışten  ne de genç bir teğmenken. İş işten geçmiş oyun bitmiştir.! böyle bir suratla insanın kadınlar arasında şansı olamaz. Ve onun başka bir suratı da yoktur.!'' Evet, Stendhal ömrü boyunca kadınsızlık çekmiştir. Kadınlar tarafından sayısız kez reddedilmenin acısını ruhunda sürekli hissetmiştir. Kadınlar konusunda uzun soluklu iç çekişlere sahiptir.. Öyle ki, Şunu itiraf etme cesaretinde bulunacak kadar açık sözlüdür. '' Aşk, benim için hep en büyük meselelerden biri olmuştur. Ya da daha ziyade tek mesele.. Kadınlar konusundaki fiyaskoları her zaman dostlarının yanında alay konusu olmasına neden olmuştur. Alaycı gülüşlerin, sonu gelmez can sıkıcı kahkahaların kaynağı Stendhal'in kadınlar konusundaki şansızlıklarıdır. Kadınlar ona pek çok kez yüz çevirmiştir. Ve hiçbir şey Stendhal'i bu denli yaralamamıştır...



Paris Milano Ve Aşk hayatı

Paris'te Kuzeni savaş bakanlığında çalışıyordur. Ve yol bilmez, iz bilmez Stendhal'in bu koca şehirde ondan başka gidecek kimsesi yoktur. Onun yanına gider ve onun teşvikiyle Askeri okul sınavlarına girip kazanır. 1800'de ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya'ya gider.
1801'de bu sefer Napolyon'un askeri olarak tekrar İtalya seferine çıkar. Bir komutanın asistanı olarak Brescia'da üç ay kalır Stendhal. İtalya, anılarından da anlaşılacağı üzere Stendhal'in hayatında önemli bir yer kaplar. Yazmaya olan tutkusunun giderek alevlendiği o ilk gençlik çağında yerel dergilerin yazarlarıyla tanışır. Onlarla fikir alışverişinde bulunur. Hararetli tartışmaların ortasında bulur bir anda kendini. Bu çaylak oradakilerin dikkatini çeker. Söylediği şeyler ilginçtir. Kendisine çok fazla güvenir. Yenilikçi ve dışa dönük bir tavır sergiler. Edebiyatın ilk tohumlarını ruhuna serper genç adam.
1802 yılını Almanya, Avusturya ve Rusya'da askeri görevler alarak geçirir. Hiçbir zaman savaşa katılmaz. Daima geri planda durmayı, savaşın gölgesi altında yaşamayı becerir. Top sesleri, mermi vızıltıları, süvarilerin keskin çığlıkları hep uzaktan gelir genç adamın kulağına. O kendi içindeki savaşla daha çok ilgilenmektedir. İçinde atlar koşturur. Bombalar patlatır. Birilerini öldürür veyahut yaşatır. Kendi kendinin tarihini yazar.!
Aynı yıl aşık olduğu bir kaç kadından biri olan Madame Rebuffel'in peşinden Marsilya'ya gitti. Aşığının peşinden geldiği bu şehirde bir kaç talihsiz ticari girişimlerde bulundu. Ve eline yüzüne bulaştırmaktan asla pişman olmadığı bir biçimde başarısız oldu.1812'de Napolyon'un Rusya seferine katıldı. Tüm Moskova'nın yanışına bizzat şahit oldu. Napolyon'un donmaktan kurtulan pek az askerinden biriydi Stendhal. Ve ölümden kaçış sırasında notlarının büyük bir kısmını kaybetti. Ruhun tüm o parıltılı yangınları, sevinçleri, kederleri kelimelere büyük bir titizlikle dökülmüş, Bir katip misali kalbinden gelen sesleri yazıya dökmüş. Ama emekleri bir anda yok olmuştu.
1814'te bu sefer Milano'da tekrar aşık olmuştur bu ayran gönüllü insan. Bu seferki Angéla Pietragrua diye bir kadındır. Stendhal'in aşık olduğu onlarca kadından biridir. Gecelerini ve gündüzlerini ansızın bölerek düşüncelerinin kıvrımları arasında dolaşan bir güzelliktir Angela. Ama diğerleri gibi o aşkınında pek bir karşılığını bulamamıştır. Stendhal'in kalbi reddedilmeye alışkındır. Bu karşılıksız geri dönüşü Vakar'la karşılar diğerlerinde olduğu gibi. 1818'de tekrar bir aşk macerasına atılır. Bu sefer mutsuzluğunun kaynağı  Mathilde Dembowski  adlı bir kadından gelir. Onda da istediğini bulamaz Stendhal. Yukarda da bahsettiğim üzere kadınlar konusunda hep bir olmamışlık hali içindedir . Kadınlardan en ufak bir kıvılcım görmeye dursun hemen kalbinin tüm kapılarını ardına kadar açar onlara. Kaç kapısı olursa olsun, tüm anahtarlarını karşılık beklemeksizin verir. Kadınlar o berrak zihnini sürekli bulandırır. Ömrü boyunca bir Casanova bir don juan olamamanın acısını ruhunda sürekli hisseder. Kadınlara düşkündür fakat nadiren de olsa bir kadın yanına gelip onunla konuştu mu: heyecanlanır, ürkekleşir. ve gecenin sonunda tüm bunlar için hayıflanır. Kendine kızar. Ama iş işten geçmiştir artık. Yuvarlak yüzü, göbeği, yağ tabakası dolu vücudu, kısa bacaklarıyla zaten pek fazla şansı yoktur kadınlar arasında. ''Hemen her zaman şansızdım aşk konusunda'' Ve ardından ekler: ''Napolyon'un ordusunun subayları arasında benim kadar az sayıda kadına sahip olan azdır.''  Kadın gurmesi subayları görünce içten içe kıskançlık duyar. Ruhu incinir. Hiçbir şey onu o anlarda ''kadınsızlık'' kadar üzmez. Yoksun kaldığı herşey için hayıflanır. Ama bu hayıflanmaların hiçbir yararı yoktur. Stendhal, çaresizce en güzel aşk maceralarının izleyicisi olmuştur. Pek çok kez keskin gözlem yeteneğiyle perde arkasından yaşamı izlemiştir. Hep bir katılma arzusu ve uğraşıyla...
Çirkinliğini takıntı derecesinde dert edinir kendisine.Aynaya bakmaktan çoğu zaman imtina eder. ''Ayna'' demek ''mutsuzluk'' demektir onun için.. Başkalarının o şaşalı güzelliği karşısında içten içe bir kıskançlık besler. Çirkinliğinden huzursuzluk duyar. Bu yüzden herkesin dikkatini iç dünyasına çekmeye çabalar. Edebiyat, dikkatleri üzerine çekmesi için şahane bir silahtır. Ve o, bu silahı hiç çekinmeden büyük bir ustalıkla kullanır. Kelimeler, imgeler beyninden taramalı tüfek gibi yeryüzüne saçılır. Kağıtlarda vücut bulur. Zengin Fransız dili sanki sadece onun dehasına hizmet etmesi için var olmuştur yeryüzünde.. Ve bu edebiyat dehası etrafındaki hiçbir şeyi gözünden kaçırmaz. Basit bir sinek vızıltısı, sararıp solan Bir yaprağın yere düşüşüne bile anlamlar yükleyebilir. Eşsiz bir ustalıkla kaleminden damlatabilir Stendhal. Nasıl ki bir berber traş yaparken, bir demirci demiri döverken, bir fırıncı ekmek yaparken ya da bir manav ürünlerini pazarlarken ciddi bir duruş sergiliyorsa Stendhal de yazı masasının başına kurulurken hiçbir zaman ciddiyetini bozmaz. En temiz elbiseleriyle kurulur masanın başına. Yazmak için gerekli olan tüm materyallerin en iyisine sahip olmak ister. Ve sessizliği sağladığı sürece ondan daha huzurlusu yoktur. Arkadaş toplantılarından her zaman kaçınır. Gereksiz meşguliyetler zihnini kurcalar, zamanını çalar. Bu edebiyat aşığının o tür taraklarda bezi olmaz. O ölümsüzlüğünün inşaasıyla uğraşmaktadır. Bu yüzden zaman hiç olmadığı kadar değerlidir onun gözünde.


Eserleri ve İçsel Yaşamı

1830' da sonradan ününe ün katacak olan Kırmızı ve Siyah'ı yazmıştır. Julien Sorel, iki farklı kadın iki farklı aşk arasında gidip gelmekte olan bir Stendhal yansımasıdır adeta kitapta. Andre Gide: "Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır." diye boşuna dememiştir. Psikolojik tahliller öyle incelikli bir şekilde incelenmiştir ki. Bir edebiyatçıdan çok zamanının çok ötesindeki bir psikiyatrist'in kaleminden çıkmış gibidir. Ruhun büyük bir bilginidir Stendhal. Kalbin eşi benzeri görülmemiş gözlemcisi. Yaratıcı gücünün ardında büyük bir gözlem yeteneği yatmaktadır. Duyuları öylesine hassastır ki: En ufak bir kapı gıcırtısı, bir yaprak hışırtısı, uzaklardan gelen benzersiz bir koku hemen dikkatini çeker. Birisiyle konuştuğunda kendi içinde aynı anda başka bir konuşma daha gerçekleştirir Stendhal. Ondaki dikkatlilik, titizlik, ruhun esrimelerini yakından gözlemleme arzusu Tanrı tarafından bahşedilmiş bir yetenek olsa gerek. Yaşanılan her anın sonsuzluğa evrilişinin bilincinde hiçbir gösteriyi kaçırmayarak Herşeyi zihnine kaydeder. Yaşar, kurgular... Ve büyük bir ustalıkla bunları yazıya geçirir. İnsan ruhuna dair her detay, keskin gözlem yeteneği sayesinde onun mürekkebinden kağıda akar. Kendi zamanının çok çok ötesinde tespitleriyle kendisinden sonra gelen yazar ve eleştirmenleri bile dehşete düşürür. Zira Stendhal'in kalemi karşısında büyülenmemek elde değildir. İnsan, onun cümlelerinin esnekliği karşısında hayrete düşer. Ve çoğu kez derinlerden gelen bir ses ''neden benim aklıma gelmemişti daha önce'' diye sessizce haykırır. Ve tatlı bir kıskançlık halini alır bu durum.
Abartı ustasıdır Stendhal.. Öyle ki: ''Stendhal sendromu: bir sanat eseri karşısında fazla hayranlıktan bayılmak.” deyimi Avrupalılar arasında pek yaygındır. Boşuna ismini vermemiştir bu sendroma. Ondaki sanat aşkı bir hobiden çok bir yaşam biçimidir. Yaratıcıların o eşsiz eserleri: bir tablo bir müzik bir şiir aşırı derecede heyecanlandırır bu sanat düşkününü. Sanat, onun için iyiyi, güzeli arayıştır. çirkinlikten ve yavanlıktan kaçıştır adeta... Bir tabloyu görmek için atına atlar İtalya’ya gider. Yol boyunca da at üstünde bir kitap okur. Her uğradığı şehirde müzeleri, tarihi yerleri ziyaret eder. Tablolar satın alır. Sanatın tüm o ihtişamı karşısında dehşete düşerek hayranlıklarını gizleyemez. Yaratmanın büyüleyiciliği o denli etkilidir ki, yatmazdan evvel Stendhal gün boyu gördüğü tabloları düşünür ve uykusuna dalar. Kim bilir, belki pek çok kez rüyalarına bile girmiştir...
Stendhal'in bünyesi olabilecek en ileri derecede hassastır. Dışardan bakıldığında Kaba saba, tıknaz, hırıltılı sesler çıkartan bir obur gibi görünür. Ama biri bir kez olsun içten bir samimiyetle içine bakmaya görsün; içinde açan benzersiz çeşitlikteki çiçeklerin renk cümbüşünü görür. Ruhu, tüm o yağ tabakasına inat ip incedir. Napolyon’un eski bir askeri olarak, Napolyon’un Borodino'da patlattığı bomba ruhundaki bir patlamadan daha etkili değildir onun için. Öylesine kayıtsızdır dış dünyaya. Yeryüzünde tek başınalığın yolcusudur. Bir toplantıda efendice bir soru sorarlar bu yalancıların en yalancısına: “ne iş yaparsın” diye. Kibirli bir eda ve müstehzi bir sırıtışla: “İnsan kalbi gözlemcisi” diye yanıt verir. Kalplerin Kopernik’idir. kalemi Teleskopu'dur. Durmadan izler durur. İnceler, eşeler... İnsan ruhu onun için bir karnaval yeri gibidir. Acılar, sevinçler, küçük mutluluklar, kaygılar, heyecanlar... Hep bir arada dans eder bu karnaval yerinde. Ve bunların filmini çekmekte Stendhal'e düşmüştür. Bundan büyük bir mutluluk duyar. Zira insan' demek onun için daima incelenmesi ve zabıtının tutulması gereken bir kadavradır. Önce kendini kadavra olarak görüp inceler Stendhal. Ardından kendisinden yola çıkarak tüm insanları/ insanlığı.. Yaşam, tüm dehşetiyle önünden akıp giderken durup, yüksek bir tepeden bakan. İnceleyen birisidir o. Yaşamanın anlamı budur onun için. Edebiyat sığınağı kelimeler yiyeceğidir. Durmadan  bunlarla beslenir durur. Ve ruhunu büyük bir afiyetle doyurur..

Ölümü

Hayatı gibi ölümü de trajiktir.1839' da İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi etkisini tekrardan göstermeye başlamıştır. 1841'de geçici bir felce uğrar Stendhal. Bu ve buna benzer bir çok sıkıntı. Yaklaşmakta olan ölümün ulak'larıdır. Ölümün katlanılamayan ayak sesleri artık pek yakından duyulmaktadır. İstenildiği bir biçimde yaşanmamış bir yaşamın acısı şimdi daha çok hissedilmektedir ruhunda. Kum saatindeki kum tükenmek üzeredir. Perde kapanmak üzeredir. Ve Stendhal sahneden inmekten acayip derecede korkmaktadır. İstediği gibi bir yaşamı sürdürseydi ölümden bu derecede ürkmezdi belki de. Ama Stendhal arzularını, hayallerini yarattığı karakterler üzerinden gerçekleşmiştir. Onun karakterleri Stendhal'in yaşamak istediği, özlemini çektiği yaşamların tam ortasındadır. Ve Stendhal tüm bunları bilerek yaratmıştır. Belki de sessiz içten gelen gözyaşları eşliğinde..
Neredeyse her insan gibi 
Yalnızlık içinde ölür Stendhal. Ve ancak öldüğünden senelerce sonra eserleri ve kendisi kıymete biner. Her dahi için bu böyle olmamış mıdır zaten? Paris’te bulunan  mezarlığının üzerinden bir köprü geçecektir. Bir anlamda yaşayanlar için ölüler rahatsız edilecektir.. Bunun için tüm mezarların yerleri değiştirilir. Onu tesadüfen orada geçen biri tanır ve yazar olduğunu söyler. Bir komisyon kurulur. Eserleri tekrar gün yüzüne çıkarılır. Yeni baskıları yapılır.. yaşarken değil, öldükten sonra kıymeti anlaşılır. Tüm diğerleri gibi o da yeryüzü konukluğu bittikten senelerce sonra tozlu arşivlerden çıkarılıp insanlığın huzuruna sunulur. Tarih, böyle talihsizliklerle doludur. Stendhal de artık olmadığı bir dünyada kıymeti bilinmeye başlananlar arasındadır. Onunla aynı kaderi paylaşacak olan Nietzsche bile hayranlığını gizleyemeyerek şu sözleri sarf etmiştir. Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrının tek özürü var olmayışıdır”... Bende bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? 
Tanrı...”
Stendhal zamanın en büyük zihinlerinden biri olan Nietzsche'nin bile takdirini kazanabilmiş bir edebiyat dehasıdır. Ve hep ulaşmak istediği ölümsüzlüğe de edebiyat aracılığıyla nihayet ulaşabilmiştir. İnsansoyu tarih zaman içinde var olduğu sürece Stendhal sürekli hatırlanacaktır..  

Kaynaklar:
Henri Beyle Stendhal,
Henri Brulard’ın Yaşamı, Islık Yayınları, 2014
Stefan Zweig,
Kendi Hayatını Yazan Üç Yazar, Can Yayınları, 2017
https://www.wikizero.pro/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3RlbmRoYWw
 

7 Şubat 2018 Çarşamba

Neden Yazıyorum?

Yazmak, hiç şüphesiz bir kendini ifade biçimi. Yazmanın insanın geçirdiği iç buhranlarına bir antidepresan etkisi yaptığı su götürmez bir gerçek. Bu bağlamda yazmak bir nevi kendini tedavi etme biçimidir. Kendini kötü hissettiğin, anlatıcak çok şeyin olduğu halde kimsenin dediklerine pek kulak asmadığı (ki bu da anlaşılır bir durum. İlgi alanlarının insanların umrunda olmadığı gerçeği.) zamanlarda  yazmanın, savaş meydanında sıhhiye bulamadığı için yarasını kendi kendine tedavi eden onurlu bir askerin yaptığından herhangi bir farkı yoktur. Kendime ''yazar'' sıfatını addedip benliğimin en derinlerinde hala çırpınıp duran egomu okşayacak halim yok. Çünkü yayımlanmış tek bir kitabım bile yok. Ki yayımlansa dahi kendime ''yazar'' demem için geçerli bir argüman olmaz bu. Piyasada ''Çok satanlar'' reyonunda katledilmiş yüzlerce ağaçtan ortaya çıkanları çöp yığınlarını görünce insanın ''yazar'' olabilmesinin kitap yayımlamakla olmadığının ayırdına çoktan varmıştım. Ergenliğin o ilk aptallık dönemlerinde başlayıp 14. sayfaya gelince tıkandığım henüz yarım bile demeyeceğim bir taslağım mevcut. Tamamlamaya da pek niyetim yok gibi. Kendi hayatımdan bir kesitin çerçevesine oturttuğum saçmalık dolu bir taslak. Ama insan hayatının bir döneminde saçmalayabiliyor işte. Belki yıllar sonra şu yazdığıma bakınca gene aynı şeyi düşüneceğim. Gene de saklayacağım o çöpleri. Geçmişimden kaçmanın bir manası yok. Nostaljiyi seven biri olarak ileriki yıllarda okuyup okuyup gülümseyeeceğim bir kaç satır.. Hiç kimse okumadığı sürece sıkıntı yok. Kendim okuyup kendim gülerim.

Yazmak; yokuşlu bir tepeye çıkmak gibidir. Zordur, meşaketlidir. Bazıları beyhude bir çabayla çıkamayacağını anlayınca gerisin geriye vazgeçer. Bazılarının nefesi tıkanır. Pes eder.! Azimli olanlar, sümerlerin icad ettiği bu muhteşemliğin tadına bir kez erişenler ise en zorlu engebelerle bile zevkle uğraşır. Sonunda da tepeye çıkıp o sihrin tadına erişir.
Tepeye çıktığımda yazdıklarıma şöyle bir bakıyorum. Bu tuvale son fırçasını atıp bırakan bir ressamın bakışıyla eş değer bir bakış.Yazım hatalarını düzeltiyorum. Anlatım bozukluklarını gideriyorum. İmla kurallarına dikkat ediyorum. Ardından dışardan birinin gözüyle okuyorum yazdıklarımı. Farzet ki; ''Sen murat değilsin bir dergide karşına çıktı bu yazı okudun bitirdin ne düşünürsün?'' İnsanın kendi yazdığına tarafsız kalabilmesi kadar zor bir durum yok. Mümkün olabilecek en makul derecede buna dikkat ediyorum. Beğendiğim/beğenmediğim kısımlar oluyor. Bazen de acımasızca eleştirebiliyorum kendimi.
Geceleri chopin, wagner veya bach bazen de beethoven dinleyerek yazıyorum genellikle.  Bunlar, tepeye ulaşabilmek için gerekli yardımcı araçlar. Bu müziklerde yaratıcılığın tohumlarının saklı olduğunu düşünüyorum. Eminim o evereste tırmanan, daktilosunu mermilerle doldurup amansız bir şekilde kitlelerin yüreğine sıkan muzaffer generallerde öyle yapıyorlardır zamanında. Ben de henüz bir onbaşıyken bu kadarını yapabiliyorum ancak. Bugün rahmetli umberto econun bir söyleşisine rastladım. şöyle diyor; ''general olabilmek için önce onbaşı, yüzbaşı, teğmen vs.vs. olmanız gerekiyor.'' Yazarlığı da buna benzetiyor. ve ekliyor;'' Her sene kitap çıkaranları anlayamıyorum. Bunların 6-7 yıl bir hikayenin peşinde koşmanın verdiği zevki tadamıyorlar.'' Ben yaptığım uzun yürüyüşler eşliğinde üstadın bahsettiği o yola koyuldum. Belki zamanı geldiğinde yolculuğu tamamlayıp bir eser bırakırım sonraki kuşaklara..

Eğer insan ''yaşamak'' istiyorsa, Bu dünyada bir vakitler ''yaşamış'' olmak istiyorsa. Muhakkak bir eser bırakmalıdır. Bu eser bir resim, bir beste, bir eser bırakmalıdır. Beethoven 'Ay ışığı sonatını'' bestelemeseydi. Salvador dali Belleğin azmi tablosunu ortaya koymasaydı. Bugün varolabilirler miydi.? o halde; silahım olan Bilgisayarım, mermim olan kelimelerim, düşünüp, idrak edip, muhakeme yeteneğim ve on tane parmağım var olduğu sürece neden yazmayayım...?

31 Ocak 2018 Çarşamba

Yalnızın bir günü

Yağmur yağıyor. Bunu pencereme doluşmaya başlayan minik damlaların çıkardığı sesten duyumsayabiliyorum. Düşen her damla zihnimin içinde yankılanıyor. gözlerimi kapıyorum, odamın içi olabildiğince karanlık düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum.. o halde var mıyım? Descartes, şüphesiz düşünen insanın varolabildiğini söylüyordu. Ya dışardaki düşünmeyen binler, on binler, yüz binler ve hatta milyonlar.. Nerden gelip nereye gittiğini aklının kıyısından geçirmemiş, geçirmeyen Her gün yanımdan geçip giden o değişik kilolardaki benzersiz et yığınları. Bir an için kibirli bir edayla tepeden bakabiliyorum. Kısa sürüyor.  Gün içinde yaptıklarımı aklımdan geçiriyorum. Bir mağazanın camekanının yansımasından bakıyorum kendime. İşte o et yığınlarından biri daha. Sartrenin nesnelere verdiği anlamlar gibi, kendime anlamlar yüklüyorum. İşte oradayım somut bir şekilde. Bu dünyada varım. Hem düşünüyorum da. Ne acayip ama(!) evet, Bu benim. Şu üzerinde kot pantolon, mavi gömlek, gömlekle uyumlu bir ceket, yok olmaya başlayan saçlarıyla, göbekli bir adam. “Sokrates bile bu kadar çirkin değildi herhalde”diyorum.Bir editörün bir kitabı incelemesi gibi kendimi inceliyorum. Bundan 10 sene sonrası için pek bişey vaad etmeyen bir görsellik! Doğanın bana pek cömert davranmadığı apaçık. Gene de bunlar rahatsızlık veren gerçekler değil. Her gerçeğin rahatsızlık vereceği yok ya. Hoyratça harcanan gençliğin ilk dönemlerindeki o kendine tiksinti dolu bakışlar yok artık. Daha çok bir komedi oyuncusu gibi duruyorum ve aynanın karşısına geçtiğim ender zamanlarda kendime gülüyorum.Dışarıdan tiksinti dolu bakışlar almadığım sürece her şey yolunda demektir.

Düşünüp düşünüp var olmaya devam ediyorum. Vitrinlere ve vitrinlerden yansıyan Ben'e attığım bakışlar son buluyor.. Biraz önce kısa bir süreliğine yüksekten baktığım o insanların arasına karışıyorum. Bende onlardan biriyim işte. Hiçbir farkım yok. O toplumu oluşturan bir bireyim. Bir bütünün parçasıyım. Çalışıyorum, vergimi veriyorum, yasalara uyuyorum, otobüste yaşlılara yer veriyorum. sicilim anamın ak sütü gibi temiz.! otorite için pek de tehlikesiz bir adam. (Biraz sosyolojiden ne çıkar ki?) “Düşünüyorum.” Diye ne farkım var? Benim ki düpedüz delilik veyahut nevrotik kaygılar. Kaygılar dediğim gibi sartre aklıma düşüyor. Bünyesinin % 70 inden fazlasının kaygı dolu olduğu düşünce adamı. İnsan, kaygılarla dolu bir yaşamı nasıl sürdürebilir. Varoluş kaygısı, ölüm kaygısı, gelecek kaygısı, kendin için kaygı, sevdiklerin için kaygı... Hepsi bir araya geldiğinde yaşamaya vakit bile kalmıyor. Dışardan ne kadar da normal görünüyorum oysa ki. Dümdüz önüne bakan yavaş adımlarla yürüyen bazen yanından geçip gidenlerle saniyenin bilmem kaçı gibi bir süre göz göze gelen 26 sına yeni basmış bir herif. Bazen neden bu yaşama hengamesinin ortasında durup düşündüğünü düşünüyor.. Birilerine bişey kanıtlama çabasını çok çok uzun zaman önce bırakmış. Her şeyden vazgeçmiş gibi duruyor. Yalnızlık çekiyor, acı çekiyor, bazen yaşamın küçük tatlı mutluluklarıyla avunuyor. Arzuluyor, benliği benzersiz tutkularla dolup taşıyor. Asıl önemli olanın bu olduğunu biliyor. Yaşamın her ucundan tutuyor. Bu dünyaya sadece mutlu olmak, eğlenmek için fırlatılmadığının farkında. Schopenhauer'in ''dünya sefalet ve ıstırapla doludur.'' deyişini aklından çıkarmıyor.
Birden 100 sene sonrasını düşünüyorum. Bu yürüyen insanların içinde çok azının belki hiçbirinin ya da evet evet hiçbirinin ki buna kendimin de dahil, geleceğe 100 yıl sonrasına hiçbir şey bırakmayacağımız nasıl da belli oluyor. İçimizde ne bir ressam, ne bir şair, ne bir müzisyen ne de bir yazar var. Bazılarımız pahalı ayakkabılar üzerinde kendisinden başka kimsenin duymadığı kibir notalarıyla dans ede ede yürüyor. Bazılarımız bükük bir boyunla önündeki telefon ekranına bir şeyler yazmakla meşgul, bazılarımız budalaca sohbetler eşliğinde kahkaha atıyor. kimimizin elinde BİM poşeti var.  Ne acıklı bir durum. Bir zamanlar yaşadığımızdan, dünyada nefes alıp verdiğimizden, aşık olup, acı çektiğimizden kimsenin haberdar olmauacağı. Yalomun deyişiyle “kimsenin dikkat etmediği yaşamdan duyulan dehşet.!''
Bir cafeye uğruyorum. Cafenin giriş kapısında güzel bir kadın beni göğüsleriyle karşılıyor yanındaki daha az güzel olan arkadaşıyla birlikte. Onlar çıkarken ben giriyorum aynı anda. Beraber kapıyı açıyoruz 1-2 saniye kapının girişinde içeri tarafta durup bana yol veriyorlar. O sırada güzel olanın daha az güzele dönüp ''ben o gerizekalıya dedim öyle yapma diye.'' dediğini duyuyorum. Güzel olduklarına şahitlik ediyorum. Tanrısal estetiğe sahip milyonlarca kadından ikisi tanesi.! güzel kokuları ve birbirinden şık giysileriyle beni adamdan sayıp yol veriyorlar. Masaya oturmamla onları unutmam bir oluyor. 10 saniye kadar süren hayranlık son buluyor.
Duvarlarda yazılan şiirleri çizilen şair resimlerini inceliyorum. Neredeyse her cafenin konsepti hemen hemen aynı bir kaç ahmed arif, cemal süreya, turgut uyar, nazım hikmet şiiri. masalarda ot, ıspanak, kafa, kelle, bilmem ne dergileri. her masanın dibinde şarj aletleri için pirizler, Masalarda dönen yavan/sıkıcı birbirinin aynı muhabbetler, gıybetler, dedikodular, çöpçatanlıklar, burdayız-beraberiz temalı samimiyetsiz check-inler. Tek bir masada bile duvarlarda yer alan şairlerden biri konuşulmuyor.
Kendime Bir türk kahvesi söylüyorum. Ve hemen ardından zamanda yolculuk yapmaya başlıyorum. 1945 yılına gidiyorum. (yine sartre) Paristeki les deux magost (iki bilge adam) adlı cafeye gidiyorum. orada ufak tefek gözleri şaşı olan bir adamla karşılaşıyorum. ağzında piposu elinde kağıt kalem kaygılı bir şekilde etrafı gözlemleyip bazı notlar alıyor. ''varoluş, özden önce gelir diyor'' uzun ve kavranması zor şeyler yazıyor. Kavrayabildiğim kadarıyla özgürlüğün öneminden bahsediyor. İnsanın bu dünyaya öylece fırlatılmış olduğunu, eylemlerinde tamamen özgür olduğunu ve bir amacı olmasının gerekmediğinden bahsediyor. Eğer üzgünsek, kaygılı veya sevinçliysek bu tamamen bizim kontrolümüzde olan bir seçim diyor. İnsanın belirli bir şey yapmak için tasarlanmadığını söylüyor.
Garson kız kahvemi masaya bırakıyor. Düşüncelere reklam arası verip teşekkür ediyorum..


Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...