27 Aralık 2020 Pazar

Sarhoşluk, sanki birbiriyle çatışma halinde olan kalbin ve aklın birkaç saatliğine barışması gibi.

25 Aralık 2020 Cuma

 Sanat, Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek dünyalara ait bir vaattir. İlüzyondur, Kandırmacadır. Veya ilahi bir güzellikle göz kırpan, kendisine çeken bir aşüftedir. Kanmak zevklidir.

Sanata kanarız çünkü kendi hayatımızın kandırmacası bir noktadan sonra gerçekmiş gibi görünür gözümüze. Bu sebeple ya kendimiz bir kandırmaca üretiriz ya başkalarınınkini tüketiriz.

24 Aralık 2020 Perşembe

Nietzsche bir mektubunda kız kardeşine: "ne yaşayanlar ne ölüler arasında kendimi yakın hissettiğim kimse yok." demişti. Yıllar geçtikçe bu duyguya daha çok kapılıyor insan. Artık böyle biri için bir arayış bile çok büyük çaba gerektiren bir şey

18 Aralık 2020 Cuma

Kendinden başka gidebildiği bir yer olmaması da bir nevi tutsaklık değil midir aslında? İstem dışı bu tutsaklığa düşmek de cezası... İnsan, doğma cezasına çarptırılmış tek hayvandır.

16 Aralık 2020 Çarşamba

Birisi çıkıpta zaman nedir? Diye sorsa bana. Şunu derim; 

İkimizi de kanlı dişleri arasında öğütecek gaddar bir canavardır.

En başta çocukluğumuzu aldı o keskin dişlerinin arasına. 

Ardından gençliğimizi...

Hayallerimizi...

Sevdiklerimizi...

Bu gaddar canavardan kaçınmanın bir yolu yoktur. 

13 Aralık 2020 Pazar

10 Aralık 2020 Perşembe

Bugün tepemdeki güneşle göz göze gelmeye çalıştım. Ve istemsizce şöyle mırıldandım; "Güneş! derimi ısıttığın gibi ruhumu da ısıt..."

                                                               02.02.2019

17 Kasım 2020 Salı

Hayatınızda monologlar büyük bir yer kaplamış durumdaysa dışarısı artık yetmiyor demektir...

6 Ekim 2020 Salı

 Bir daha asla gelmeyecek o imgelemeyi kovalamak... Gecenin bu saatinde gündüz vakti zihnimde canlanan ama şimdi varlığından eser kalmayan o imgelemenin peşinden koşuyorum dört nala. Bir daha hiçbir şeyi kaçırmayacağım. Başım çok güzel kelimelere gebe, sancılarım tuttuğu an onları kağıda doğuracağım... 

22 Eylül 2020 Salı

Varolmanın dayanılmaz şaşkınlığı


       "Neden eve dönmekten ibarettir hayat?"

 Uzun bir yürüyüşten sonra eve vardım. Anahtarı kilide soktum, çevirdim. Kapı açıldı. Ve işte evim! Nice dolaşmalardan, nice yorgunluklardan sonra döndüğüm yuvam. Tişörtümü çıkardım. Pantolonum üzerimde kendimi yarı çıplak kanepeye attım. Balkon kapısından ve pencereden içeri sızan rüzgar çoktan çıplak tenimin üzerinde gezintiye çıkmıştı bile. Taxi Driver filmindeki Travis gibi öylece tavana bakıp uzandım. Dışarıdan gelen şehrin belirli belirsiz sesleri hala dinmemişti. Bir siren sesi duydum. Belki de ölmek üzere olan biri taşınıyordu bir ambulansta. Düşüncelerimi dışarıdan alıp içeriye taşıdım. Önce bembeyaz tavan üzerindeki küçük noktalara, oluşan kıvrımlara oradan avizeye ve nihayet kendi içime çevirdim. Kendi vücudumu incelemeye koyuldum. Doğa veya Tanrı nasıl bir güçse bana emanet olarak bu bedeni vermiş diye düşündüm. Çok kısa bir an bir zaman sonra bu vücudumdan eser kalmayacağını düşündüm. Sonra geçti bu korkunç düşünce. 

Elimi kalbimin üzerine ordan göğüs boşluğuma, mide, akciğer, böbrekler... Her bir organın nerede olduğu üzerine düşünerek yokladım. Ardından kollarıma baktım. Tanrım! ne kadar zayıftılar. Kavgada pek az iş görürlerdi herhalde. Belki bir kadını kucaklamada bile aynı şekilde.
Sol Elimle sağ kolum üzerinde gezindim. Aynı şeyi diğer taraf içinde gerçekleştirdim. Parmak uçlarıma kadar her yerime dokundum. Yüzüm üzerinde gezdirdim ellerimi. Burnuna, gözlerime kulaklarıma... Gidip aynada inceleyemeyecek kadar yorgundum. Bir kör nasıl eline aldığı yeni bir şeyi incelerse öyle inceledim yüzümü. Dışarıdan biri görse aklımı oynattığımı düşünürdü herhalde. Oysa aklım gayet yerinde hiçbir zaman aklımı oynattığımı düşünmedim. Zaten oynatsaydım şayet aklımı oynatıp oynatmadığım düşüncesine kapılmazdım. Bir şaşırma haliydi bu yalnızca. Varolmanın şaşkınlığı. Ara sıra üzerime sinen, düşüncelerimi meşgul eden bir şaşkınlık bu. Hiçbir zaman gizemini çözemediğim ve asla çözemeyeceğim bir şaşkınlık. Bazen gözlerimin bir kamera olduğunu veya başımın üzerinde bir kamera taşıdığım hissine kapılırım. Gördüğüm her şeyi kameraya aldığımı, önümde belli belirsiz görüntülerin akıp gittiğini düşünürüm. Mesela bugün kadrajıma çok güzel bir görüntü girdi. Piazza AVM'nin yürüyen merdivenlerinden aşağı inerken 50 yaşlarında modern giyimli, saçı arkadan bağlı bir adam ve kızı olduğunu düşündüğüm 14-15 yaşlarında bir genç kızı gördüm. Hemen birkaç merdiven önümdeydiler. Sırtları bana dönüktüler ve birkaç saniyeliğine en azından merdiven aşağı inene kadar onları izlemeye koyuldum. kız babasının kolunun altına girmiş, babası ona bir şeyler anlatıp başını kızının başına yasladı. Bu görüntü çok hoşuma gitti. Sevgi'nin nasıl güçlü bir bağ olduğunu anımsadım. Açıkcası imrendim. Benim de o yaşlarda bir kızım olmasını, ona böyle sarılabilmeyi düşündüm. Nasıl bir baba olacaktım? yavrumun özgürlüğünü kısıtlamadan dünyanın tehlikelerinden nasıl koruyacaktım? Onun kitaplarla ahbaplık etmesini sağlayabilecek miydim? Bir birey olmasını sağlayabilecek miydim? Buna benzer birçok sorunun yanıtını geleceğin zaten ayaklarıma getireceğini düşünerek merdivenden indim. Önce ADA ardından D&R mağazasına girdim. Amazondaki fiyatlarla oradakileri karşılaştırdım. Her zamanki gibi şaşırtmadı beni. Amazondaki fiyatlar bu mağazadakilerden çok daha ucuz. Bir keçeli kalem alıp, Birkaç kitap inceleyip çıktım. 

Kendime bir çay aldım. Ve her zaman yaptığım gibi terasa çıkıp çayımı yudumladım. Sadece iki kişinin oturabileceğinin yazıldığı küçük beyaz bir masada tek kişilik yalnızlık... Üzerinde çay, cüzdan ve Sayfaları sararmış eski kitaplardaki hayatların üzerini çizmek için alınmış keçeli bir kalem. Vurucu bir cümle bulma ümidi, bulduktan sonra kaybetmeme korkusuyla alınmış. Binlerce ürünün olduğu bir AVM'de ihtiyacım olan tek şey şu kalem. Diğer masalar iki, üç veya daha fazla kişiyle dolu. Yalnız kalmanın yarattığı o büyülü hava ve imgelerin hücumuna uğramak. Yan masalardan yükselen kahkahaları, konuşmaları dinleme başka hayatların masama uğraması. Kim bilir kaç kez yaşamışım bu durumları. Kaç hayat, kaç hikaye dinlemişimdir. O hikayelerden yeni bir hikaye yaratmadan öylece dinlemiş ve kendi kendime şu an yaptığım gibi gevezelikler yapmışımdır. 


Ama en nihayetinde yine kendimi dinledim. 
Varolmak üzerine geçmişim ve geleceğim üzerine orada da bugün yaptığım gibi pek çok kez düşündüm. En yaratıcı olduğum anlardan biridir o anlar. Ama çoğu zaman not almam ve bir şimşek hızıyla zihnimde dolaşan kelimeler yine bir şimşek hızıyla ortadan kaybolurlar. Fakat hayatımda olmayan hayali bir kadına edebileceğim türden bir iltifatı unutmadım: ''sen üzerine düşünülmesi gereken bir güzelliksin'' o eski iltifatlar o küçük aşk oyunları geçip gittiler zihnimden. Sonunda hep yaptığım gibi evime döndüm ve şu dizeleri yazılmaya koyuldum. Zihnimde "neden eve dönmekten ibarettir hayat?" Dizeleri eşliğinde...

15 Eylül 2020 Salı

Gnossienne günlüğü


                                                                                                                                    24.02.2020

Bugün izinliyim. Dışarıya attım kendimi. Önce uzun bir yürüyüş topçu meydanına doğru. Oradan Meydan hastahanesinin arka tarafındaki sokağa... Tanımadığım biriyle rastlaşma ümidiyle köşe başlarını döndüm. Yeni bir yer gibi yeni bir insan da birazcık olsun ufkumu açar belki diye düşündüm. Sonra gökyüzüne çevirdim başımı. Gri, puslu bir hava kaplamıştı her yeri. Hay bendeki şu şansa! insan izin gününde bile böyle bir havaya denk gelir mi?  Kendim gibi bir hava. "İçerisi de dışarısı da aynı" dedim kendi kendime. Dışarılara kaçarız. Sokak aralarına, caddelere, parklara, sinemalara... nereye gidersek gidelim içimizi de yanımızda götürürüz. İçimizdeki karanlıkla göbek bağından bağlıyız. Her seferinde içerimize yakalanırız. 
Bedenlerimiz ruhumuzun başındaki gardiyan. Hiçbir yere kaçış yok. 

Hem kafa dinlemek hem de nostalji olsun diye aylaklık günlerimden kalma alışkanlığımdan biri olan kütüphaneye geldim. Bilgisayarın başına oturup youtube'a schubert yazdım. biraz dinledim ve schubert'in serenade'sinden gnossienne'e atladım. çakılı kaldım buraya. sanki şu koltukta yüzyıllar boyu bu notaların büyüsüne kapılacağım. Sanki yaklaşık elli dakika sonra burası kapanmayacak ve çıkarmayacaklar beni dışarı. tüm gün boyunca yürüdüm. düşünceler beynimde yankılandı. bazısı dudaklarımdan fısıltılar halinde döküldü. deli zannedilmekten öylesine korktum ki, sustum. İçimden lirik şarkılar söylemeye devam ettim. ama neticede hiçbirini not almadığım için uçup gittiler. Bir daha ne zaman dönerler kim bilir? ama bu sefer öyle olmayacak Erik Satie buna asla izin vermeyen notalar yazmış. duygularımı buraya aktaracağım harf harf/ kelime kelime... yan tarafımda ders çalışan insanların 'ne yazıyor bu adam?' bakışlarından birazcık çekinsem de yazacağım. dışarıdaki manasız kalabalık, motor gürültüleri, korna sesleri, egzoz dumanları... hiçbiri bu eşsiz müziği ve yumuşak kelimeleri bölemeyecek.
Güzel yemeklerin karnımı doyurup, damağımda tat bıraktığı gibi güzel bir sanat eseri de ruhumu doyurup tüm lezzetini sunuyor bana. Bazen bu eserlerin olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Orada insanların kafasını duvara vura vura dehşet içinde kaldıkları imgesi gözümün önünde beliriyor. iyi ki müzik var. iyi ki sanat var. İnsan başka türlü dışarıya nasıl katlanabilir ki?


https://youtu.be/IUAF3abGY2M

Canımız sıkıldığı için mesaj atar canımız sıkıldığı için mesaj bekleriz. Arkadaşlarla buluşur, çoğunlukla içi boş lakırdılarla saatleri öldürürüz. Eylemlerimiz can sıkıntılarımızın toplamı...

11 Eylül 2020 Cuma

Bir yaz gecesi notu

Bırak kalsın masada ekmek 

Testide su

Ayna puslu, pencere camı kirli

Bırak kalsın saçların dağınık,

Gözlerin uykulu.

Saksıdaki çiçek susuz, kedi

Yalını bekler bir köşede

Bırak kalsın meyve ağaçta,

Kırlangıç havada

Dama düşen ince yaz yağmuru...

Yoruldun artık, bütün gün

Didinip durdun

Toprak bile, gök bile, deniz bile

Bir yerde yorulur

Bırak kalsın süpürge duvarda,

Sabun kovada

Anne gel yanıma otur...


                             Ahmet Erhan 

                                     

                                    21.07.2019/ bir yaz gecesi


Annem biraz önce konuştu. Sırtım ona dönük haldeyken kısa kısa nutuklar çekti. Neden senelerdir konuşmadığımı, içime kapanık yaşadığımı sordu. Yapımla alakalı olduğunu söyleyip geçiştirdim. Yaşama sevincimi kaybettiğimi ya da varlığın anlamını bulamadığımı, kendimi hiçbir yere ait hissetmediğimi ve hiç gitmediğim yerleri özlediğimi söyleyemedim. Her zamanki gibi sustum. Derin suskunluklara gömüldüm. kendimi bir sanat filminin içindeymiş gibi hissetim. Renksiz, müziksiz, kasvetli bir yaşamın ortasında susarak avaz avaz bağırdığımı hissettim.

Kafkanın dediği gibi "yüzerek bu yaşamın dışına çıkmayı yeğlerdim..." bir trajedi doğurmuşsun anneciğim...

10 Eylül 2020 Perşembe

Oslo'ya rağmen Anders olmak /Oslo, 31 ağustos (2011)






Böyle güzel bir şehirde ancak Anders gibi birisi altın vuruşu yapabilirdi. Çünkü anders 34 yaşında ve elde avuçta hiçbir şeyi yok. Sıfırdan başlayamaz zaten. o donuk ifadesiz suratı, o tek başına cafeteryada otururken insanların konuşmalarını dinlemesi, yalnız başına yürümesi, eski sevgilisini özlemesi, intiharı düşünmesi, bir bankta tek başına oturması, çimlere uzanması... ne kadar tanıdık ne kadar ben'den veya biz'den. fark sadece daha güzel bir şehirde, refah düzeyinin daha yüksek olduğu bir ortamda yaşıyor olmasıydı sanırım. kendi yaşamımın beyaz perdeye aktarıldığını bilmiyordum. bu yüzden karakterle filmin ilk başlarından itibaren kolayca empati kurabildim. ve film hemen beni etkisi altına aldı.

Anders, malin'le buluşmaya can atar. ama onunla bulduğunda ise bunu neden bu kadar çok istediğine hiçbir anlam veremez. hiçbir sohbetin sarmadığı, hiçbir insana yakınlık duymadığınız, kimseyi dinlemek ve kimseye kendinizi anlatmak istemediğiniz zamanlar vardır. Böyle zamanlarda anders gibi uzun süreler ortadan kaybolursunuz. veya bu kaybolma isteğinizi içinizde diri tutarsınız. ilk fırsatta da yaparsınız. Anders gibiler de bunu yapar. Bir yeraltı ırmağı gibi sızar derinlere doğru ve aniden başka bir yerde tekrar ortaya çıkar.
Anders gibiler ne istediğini bilemezler hiçbir zaman. sebepsiz yere Anders'tirler işte. aksi, uyumsuz, yabancı... ama bir parça da mizah dolu. çünkü viktor e. frankl'ın dediği üzere "mizah duygusu ve olaylara mizahi yönden bakma yeteneği yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilmiş bir hiledir."

Anders yabancılaşmayı dibine kadar yaşar ve bir sabah piyano çaldıktan sonra sessizce altın vuruşu yaparak noktalar ızdırabını.

"mutlu insanlar görüyorum. her zaman mutlu insanların gerizekalı olduklarını düşünürüm."

5 Eylül 2020 Cumartesi

bir parça kasveti her zaman iç cebimde taşırım. uzaktan ve içtenlikle baktığımda dünyaya benim ve dünyanın bir zaman sonra olmayacağını, güzel yemekler yiyemeyeceğimi güzel kızları öpemeyeceğim gerçeğini görüyorum. o zaman insan olmasaydım daha mı iyi olurdum diyorum. söz gelimi bir ağaç olsam bu dünyaya daha çok ait olurdum. köklerimi derinlere sarmak... otel / avm yapmak için beni kesmeyen gaddar bir yönetici olmadıkça yaşamak...

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Bir şeyler ürettiğinizde alacağınız iki türlü tepki vardır. Ya kaotik bir gürültü. Ya da ebediyete kadar sürecek sessizlik...

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Yaratılan veya okunan güzel bir metin ve beraberinde getirdiği zihinsel orgazm. Derin bir uyku, güzel bir yemek, bir ağaç gölgesi İşte yaşamak için birkaç neden.

25 Temmuz 2020 Cumartesi

insanlar gelir ve o muhteşem yalnızlığınızı bölerler acımasızca. işgal edilmiş bir şehirde yapılan katliam gibidir. tüm o soylu düşüncelerin kafası kesilir. yalnızlıklarınızda inşaa ettiğiniz o muhteşem anıtlar yakılır. artık siyasetten, durmadan yükselen araba fiyatlarından, binlerce kez anlatılmış anılardan, futboldan ya da kadınlardan konuşma zamanıdır...

18 Temmuz 2020 Cumartesi

Dil,varlığın evidir.” Diyor heidegger. derme çatma da olsa bir evimiz var. Fikirlerin ifade ediliş biçimi, çoğu kez fikirlerin önüne geçmiştir. Çünkü dil süsleyip püslediğimiz bir mucizedir. Durmadan, yorulmaksızın güzelleşebilen bir mucize...

17 Temmuz 2020 Cuma

İntihar fikri, yaşamak için bizlere gerekli olan yakıtı sağlayan bir benzin istasyonu gibidir. Tükendiğimizde bu istasyona uğrar. yakıtımızı doldurup, yola devam ederiz. Asla eyleme dökemeyecek kadar korkak olduğunu bilmek, aşağılanmanın en korkunç çeşididir...

14 Temmuz 2020 Salı

Yaşamlarımız, elimize zorla tutuşturulan bir saatli bomba gibidir... ne zaman patlayacağını kestiremediğimizden telaşla oradan oraya koştururuz. Patladığında ise artık ne telaş ne korku ne de bizden eser yoktur...
‪Gerçek; sıkıcı, yavan, değersiz, bunaltıcı olduğundan kurgu çoğu zaman birkaç saatliğine de olsa yaşantımızı renklendirir. Bir film, bir Metin, bir düşünce veyahut. ‬

2 Temmuz 2020 Perşembe

gerçekten kendini bilen kişi maruz kaldığı yaşam için ömrü boyunca şaşkınlık içerisinde olmalıdır. tüm sanatlar bu şaşkınlığı dile getirmek için vardır. ressam tuvale boyayı sürdüğünde, şair kalemi eline aldığında ve yönetmen kameranın başında yalnızca şaşkınlığını dile getirmektedir. 

yaşam karşısında hayretle donakalanlar gerçekten yaşamı deneyimlemişlerdir.

30 Haziran 2020 Salı

‪Eğer pahalı bir eşyaya sahipseniz bu aynı kıymette biri olduğunuzun göstergesi değildir. Paranın satın alamayacağı birkaç şeyden biri de ince bir ruhtur. ‬

28 Haziran 2020 Pazar

‪Bir insan için kendi hakkındaki en cüretkâr yorumu “bütünüyle mutluyum” demesidir. İnstagram postları mutluluk ışıldayan kelimelerle dolu. Bütünüyle ‘mutlu’ insan, ya kendi derinliğine doğru yolculuğa çıkmamıştır. Ya da yaradılış gereği kendinden çok çok uzaklardadır. ‬

27 Haziran 2020 Cumartesi

‘Öteki’nin olduğu yerde asla “kendim’iz değilizdir...
Bazen Görünmez bir kamera tarafından filme çekildiğimi ve tüm hayatım boyunca kötü bir oyunculuk sergilediğimi düşünürüm.
Ömrümüz boyunca yukarı doğru tırmandığımızı düşünürüz. Oysa gerçekte olan aşağı doğru bir yuvarlanıştır. Hiçliğe.

16 Haziran 2020 Salı

Nasıl mıyım?

“Nasılsın” diye sordu. Belki içtenlikle sorulmuş bir soruydu. Ama benim cevabım kesinlikle samimiyetten uzaktı. “-iyiyim”

İyi değilim ama bunu sana nasıl anlatabilirim ki? Sen ötekisin. Bir cansız varlık olsaydın sözgelimi bir kağıt o zaman üzerine istediğim şekilde kendimi karalayabilirdim. Ama bir insansın, bir kadın...  Bir adamın bir kadına karşı kendini tamamen açması olanaksıza yakın. Yani iyi olmadığımı. Çoğunlukla kötü olduğumu, Fırlatılmış olduğum bu alemde oradan oraya sürüklendiğimi, bazen görünmez bir kamera tarafından filme çekildiğimi fakat başarısız bir oyunculuk sergilediğimi düşündüğümü sana nasıl açıklayabilirim? Burada, bu sınırsız gökkubbenin altında sadece kendimi oyalamak için bulunduğumu, kendi küçük varlığım ve Evren’in haşmeti karşısında sürekli şaşkınlık halinde olduğumu, öteki dünya ve tanrı hakkında yıllardır kesin bir cevaba aç olduğumu, felsefenin yetmediğini, bilakis işleri daha da karmakarışık hale getirdiğini nasıl söyleyebilirim ki sana? O zaman benim hakkındaki düşüncelerinin ne olduğu merakı tüm zihnimi meşgul eder. Bir deli mi? Bir dahi mi yoksa saçma sapan düşüncelere kapılan garip bir adam mı? Veyahut Tüm bunların dışında entelektüel zırvalıklarda bulunan biri mi? İşte bu nokta kendimi sana veya başka birine açmama engel oluyor. Bu yüzden sorulan her “nasılsın” sorusuna “iyiyim” diye kaçamak bir cevap veriyorum. “Kötüyüm” desem, iyi niyetle gelen bir soru daha soracaksın “neyin var?” bir cevap beklenecek benden. Benim cevabım bunlar işte. Anlatması uzun her seferinde nasıl yazar insan bu kadar şeyi. Ama bir gece vakti inanılmaz enerji dolar insan ve kendini anlatma girişiminde bulunur. Ama sadece girişim olarak kalır bu. Zira ne söylense ne yazılsa eksik kalır. Dil, dışarıya karşı öyle aciz ki... “İyiyim” demekle kaçıveriyor insan işte. 

Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...