31 Ocak 2018 Çarşamba

Yalnızın bir günü

Yağmur yağıyor. Bunu pencereme doluşmaya başlayan minik damlaların çıkardığı sesten duyumsayabiliyorum. Düşen her damla zihnimin içinde yankılanıyor. gözlerimi kapıyorum, odamın içi olabildiğince karanlık düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum.. o halde var mıyım? Descartes, şüphesiz düşünen insanın varolabildiğini söylüyordu. Ya dışardaki düşünmeyen binler, on binler, yüz binler ve hatta milyonlar.. Nerden gelip nereye gittiğini aklının kıyısından geçirmemiş, geçirmeyen Her gün yanımdan geçip giden o değişik kilolardaki benzersiz et yığınları. Bir an için kibirli bir edayla tepeden bakabiliyorum. Kısa sürüyor.  Gün içinde yaptıklarımı aklımdan geçiriyorum. Bir mağazanın camekanının yansımasından bakıyorum kendime. İşte o et yığınlarından biri daha. Sartrenin nesnelere verdiği anlamlar gibi, kendime anlamlar yüklüyorum. İşte oradayım somut bir şekilde. Bu dünyada varım. Hem düşünüyorum da. Ne acayip ama(!) evet, Bu benim. Şu üzerinde kot pantolon, mavi gömlek, gömlekle uyumlu bir ceket, yok olmaya başlayan saçlarıyla, göbekli bir adam. “Sokrates bile bu kadar çirkin değildi herhalde”diyorum.Bir editörün bir kitabı incelemesi gibi kendimi inceliyorum. Bundan 10 sene sonrası için pek bişey vaad etmeyen bir görsellik! Doğanın bana pek cömert davranmadığı apaçık. Gene de bunlar rahatsızlık veren gerçekler değil. Her gerçeğin rahatsızlık vereceği yok ya. Hoyratça harcanan gençliğin ilk dönemlerindeki o kendine tiksinti dolu bakışlar yok artık. Daha çok bir komedi oyuncusu gibi duruyorum ve aynanın karşısına geçtiğim ender zamanlarda kendime gülüyorum.Dışarıdan tiksinti dolu bakışlar almadığım sürece her şey yolunda demektir.

Düşünüp düşünüp var olmaya devam ediyorum. Vitrinlere ve vitrinlerden yansıyan Ben'e attığım bakışlar son buluyor.. Biraz önce kısa bir süreliğine yüksekten baktığım o insanların arasına karışıyorum. Bende onlardan biriyim işte. Hiçbir farkım yok. O toplumu oluşturan bir bireyim. Bir bütünün parçasıyım. Çalışıyorum, vergimi veriyorum, yasalara uyuyorum, otobüste yaşlılara yer veriyorum. sicilim anamın ak sütü gibi temiz.! otorite için pek de tehlikesiz bir adam. (Biraz sosyolojiden ne çıkar ki?) “Düşünüyorum.” Diye ne farkım var? Benim ki düpedüz delilik veyahut nevrotik kaygılar. Kaygılar dediğim gibi sartre aklıma düşüyor. Bünyesinin % 70 inden fazlasının kaygı dolu olduğu düşünce adamı. İnsan, kaygılarla dolu bir yaşamı nasıl sürdürebilir. Varoluş kaygısı, ölüm kaygısı, gelecek kaygısı, kendin için kaygı, sevdiklerin için kaygı... Hepsi bir araya geldiğinde yaşamaya vakit bile kalmıyor. Dışardan ne kadar da normal görünüyorum oysa ki. Dümdüz önüne bakan yavaş adımlarla yürüyen bazen yanından geçip gidenlerle saniyenin bilmem kaçı gibi bir süre göz göze gelen 26 sına yeni basmış bir herif. Bazen neden bu yaşama hengamesinin ortasında durup düşündüğünü düşünüyor.. Birilerine bişey kanıtlama çabasını çok çok uzun zaman önce bırakmış. Her şeyden vazgeçmiş gibi duruyor. Yalnızlık çekiyor, acı çekiyor, bazen yaşamın küçük tatlı mutluluklarıyla avunuyor. Arzuluyor, benliği benzersiz tutkularla dolup taşıyor. Asıl önemli olanın bu olduğunu biliyor. Yaşamın her ucundan tutuyor. Bu dünyaya sadece mutlu olmak, eğlenmek için fırlatılmadığının farkında. Schopenhauer'in ''dünya sefalet ve ıstırapla doludur.'' deyişini aklından çıkarmıyor.
Birden 100 sene sonrasını düşünüyorum. Bu yürüyen insanların içinde çok azının belki hiçbirinin ya da evet evet hiçbirinin ki buna kendimin de dahil, geleceğe 100 yıl sonrasına hiçbir şey bırakmayacağımız nasıl da belli oluyor. İçimizde ne bir ressam, ne bir şair, ne bir müzisyen ne de bir yazar var. Bazılarımız pahalı ayakkabılar üzerinde kendisinden başka kimsenin duymadığı kibir notalarıyla dans ede ede yürüyor. Bazılarımız bükük bir boyunla önündeki telefon ekranına bir şeyler yazmakla meşgul, bazılarımız budalaca sohbetler eşliğinde kahkaha atıyor. kimimizin elinde BİM poşeti var.  Ne acıklı bir durum. Bir zamanlar yaşadığımızdan, dünyada nefes alıp verdiğimizden, aşık olup, acı çektiğimizden kimsenin haberdar olmauacağı. Yalomun deyişiyle “kimsenin dikkat etmediği yaşamdan duyulan dehşet.!''
Bir cafeye uğruyorum. Cafenin giriş kapısında güzel bir kadın beni göğüsleriyle karşılıyor yanındaki daha az güzel olan arkadaşıyla birlikte. Onlar çıkarken ben giriyorum aynı anda. Beraber kapıyı açıyoruz 1-2 saniye kapının girişinde içeri tarafta durup bana yol veriyorlar. O sırada güzel olanın daha az güzele dönüp ''ben o gerizekalıya dedim öyle yapma diye.'' dediğini duyuyorum. Güzel olduklarına şahitlik ediyorum. Tanrısal estetiğe sahip milyonlarca kadından ikisi tanesi.! güzel kokuları ve birbirinden şık giysileriyle beni adamdan sayıp yol veriyorlar. Masaya oturmamla onları unutmam bir oluyor. 10 saniye kadar süren hayranlık son buluyor.
Duvarlarda yazılan şiirleri çizilen şair resimlerini inceliyorum. Neredeyse her cafenin konsepti hemen hemen aynı bir kaç ahmed arif, cemal süreya, turgut uyar, nazım hikmet şiiri. masalarda ot, ıspanak, kafa, kelle, bilmem ne dergileri. her masanın dibinde şarj aletleri için pirizler, Masalarda dönen yavan/sıkıcı birbirinin aynı muhabbetler, gıybetler, dedikodular, çöpçatanlıklar, burdayız-beraberiz temalı samimiyetsiz check-inler. Tek bir masada bile duvarlarda yer alan şairlerden biri konuşulmuyor.
Kendime Bir türk kahvesi söylüyorum. Ve hemen ardından zamanda yolculuk yapmaya başlıyorum. 1945 yılına gidiyorum. (yine sartre) Paristeki les deux magost (iki bilge adam) adlı cafeye gidiyorum. orada ufak tefek gözleri şaşı olan bir adamla karşılaşıyorum. ağzında piposu elinde kağıt kalem kaygılı bir şekilde etrafı gözlemleyip bazı notlar alıyor. ''varoluş, özden önce gelir diyor'' uzun ve kavranması zor şeyler yazıyor. Kavrayabildiğim kadarıyla özgürlüğün öneminden bahsediyor. İnsanın bu dünyaya öylece fırlatılmış olduğunu, eylemlerinde tamamen özgür olduğunu ve bir amacı olmasının gerekmediğinden bahsediyor. Eğer üzgünsek, kaygılı veya sevinçliysek bu tamamen bizim kontrolümüzde olan bir seçim diyor. İnsanın belirli bir şey yapmak için tasarlanmadığını söylüyor.
Garson kız kahvemi masaya bırakıyor. Düşüncelere reklam arası verip teşekkür ediyorum..


Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...