22 Eylül 2020 Salı

Varolmanın dayanılmaz şaşkınlığı


       "Neden eve dönmekten ibarettir hayat?"

 Uzun bir yürüyüşten sonra eve vardım. Anahtarı kilide soktum, çevirdim. Kapı açıldı. Ve işte evim! Nice dolaşmalardan, nice yorgunluklardan sonra döndüğüm yuvam. Tişörtümü çıkardım. Pantolonum üzerimde kendimi yarı çıplak kanepeye attım. Balkon kapısından ve pencereden içeri sızan rüzgar çoktan çıplak tenimin üzerinde gezintiye çıkmıştı bile. Taxi Driver filmindeki Travis gibi öylece tavana bakıp uzandım. Dışarıdan gelen şehrin belirli belirsiz sesleri hala dinmemişti. Bir siren sesi duydum. Belki de ölmek üzere olan biri taşınıyordu bir ambulansta. Düşüncelerimi dışarıdan alıp içeriye taşıdım. Önce bembeyaz tavan üzerindeki küçük noktalara, oluşan kıvrımlara oradan avizeye ve nihayet kendi içime çevirdim. Kendi vücudumu incelemeye koyuldum. Doğa veya Tanrı nasıl bir güçse bana emanet olarak bu bedeni vermiş diye düşündüm. Çok kısa bir an bir zaman sonra bu vücudumdan eser kalmayacağını düşündüm. Sonra geçti bu korkunç düşünce. 

Elimi kalbimin üzerine ordan göğüs boşluğuma, mide, akciğer, böbrekler... Her bir organın nerede olduğu üzerine düşünerek yokladım. Ardından kollarıma baktım. Tanrım! ne kadar zayıftılar. Kavgada pek az iş görürlerdi herhalde. Belki bir kadını kucaklamada bile aynı şekilde.
Sol Elimle sağ kolum üzerinde gezindim. Aynı şeyi diğer taraf içinde gerçekleştirdim. Parmak uçlarıma kadar her yerime dokundum. Yüzüm üzerinde gezdirdim ellerimi. Burnuna, gözlerime kulaklarıma... Gidip aynada inceleyemeyecek kadar yorgundum. Bir kör nasıl eline aldığı yeni bir şeyi incelerse öyle inceledim yüzümü. Dışarıdan biri görse aklımı oynattığımı düşünürdü herhalde. Oysa aklım gayet yerinde hiçbir zaman aklımı oynattığımı düşünmedim. Zaten oynatsaydım şayet aklımı oynatıp oynatmadığım düşüncesine kapılmazdım. Bir şaşırma haliydi bu yalnızca. Varolmanın şaşkınlığı. Ara sıra üzerime sinen, düşüncelerimi meşgul eden bir şaşkınlık bu. Hiçbir zaman gizemini çözemediğim ve asla çözemeyeceğim bir şaşkınlık. Bazen gözlerimin bir kamera olduğunu veya başımın üzerinde bir kamera taşıdığım hissine kapılırım. Gördüğüm her şeyi kameraya aldığımı, önümde belli belirsiz görüntülerin akıp gittiğini düşünürüm. Mesela bugün kadrajıma çok güzel bir görüntü girdi. Piazza AVM'nin yürüyen merdivenlerinden aşağı inerken 50 yaşlarında modern giyimli, saçı arkadan bağlı bir adam ve kızı olduğunu düşündüğüm 14-15 yaşlarında bir genç kızı gördüm. Hemen birkaç merdiven önümdeydiler. Sırtları bana dönüktüler ve birkaç saniyeliğine en azından merdiven aşağı inene kadar onları izlemeye koyuldum. kız babasının kolunun altına girmiş, babası ona bir şeyler anlatıp başını kızının başına yasladı. Bu görüntü çok hoşuma gitti. Sevgi'nin nasıl güçlü bir bağ olduğunu anımsadım. Açıkcası imrendim. Benim de o yaşlarda bir kızım olmasını, ona böyle sarılabilmeyi düşündüm. Nasıl bir baba olacaktım? yavrumun özgürlüğünü kısıtlamadan dünyanın tehlikelerinden nasıl koruyacaktım? Onun kitaplarla ahbaplık etmesini sağlayabilecek miydim? Bir birey olmasını sağlayabilecek miydim? Buna benzer birçok sorunun yanıtını geleceğin zaten ayaklarıma getireceğini düşünerek merdivenden indim. Önce ADA ardından D&R mağazasına girdim. Amazondaki fiyatlarla oradakileri karşılaştırdım. Her zamanki gibi şaşırtmadı beni. Amazondaki fiyatlar bu mağazadakilerden çok daha ucuz. Bir keçeli kalem alıp, Birkaç kitap inceleyip çıktım. 

Kendime bir çay aldım. Ve her zaman yaptığım gibi terasa çıkıp çayımı yudumladım. Sadece iki kişinin oturabileceğinin yazıldığı küçük beyaz bir masada tek kişilik yalnızlık... Üzerinde çay, cüzdan ve Sayfaları sararmış eski kitaplardaki hayatların üzerini çizmek için alınmış keçeli bir kalem. Vurucu bir cümle bulma ümidi, bulduktan sonra kaybetmeme korkusuyla alınmış. Binlerce ürünün olduğu bir AVM'de ihtiyacım olan tek şey şu kalem. Diğer masalar iki, üç veya daha fazla kişiyle dolu. Yalnız kalmanın yarattığı o büyülü hava ve imgelerin hücumuna uğramak. Yan masalardan yükselen kahkahaları, konuşmaları dinleme başka hayatların masama uğraması. Kim bilir kaç kez yaşamışım bu durumları. Kaç hayat, kaç hikaye dinlemişimdir. O hikayelerden yeni bir hikaye yaratmadan öylece dinlemiş ve kendi kendime şu an yaptığım gibi gevezelikler yapmışımdır. 


Ama en nihayetinde yine kendimi dinledim. 
Varolmak üzerine geçmişim ve geleceğim üzerine orada da bugün yaptığım gibi pek çok kez düşündüm. En yaratıcı olduğum anlardan biridir o anlar. Ama çoğu zaman not almam ve bir şimşek hızıyla zihnimde dolaşan kelimeler yine bir şimşek hızıyla ortadan kaybolurlar. Fakat hayatımda olmayan hayali bir kadına edebileceğim türden bir iltifatı unutmadım: ''sen üzerine düşünülmesi gereken bir güzelliksin'' o eski iltifatlar o küçük aşk oyunları geçip gittiler zihnimden. Sonunda hep yaptığım gibi evime döndüm ve şu dizeleri yazılmaya koyuldum. Zihnimde "neden eve dönmekten ibarettir hayat?" Dizeleri eşliğinde...

15 Eylül 2020 Salı

Gnossienne günlüğü


                                                                                                                                    24.02.2020

Bugün izinliyim. Dışarıya attım kendimi. Önce uzun bir yürüyüş topçu meydanına doğru. Oradan Meydan hastahanesinin arka tarafındaki sokağa... Tanımadığım biriyle rastlaşma ümidiyle köşe başlarını döndüm. Yeni bir yer gibi yeni bir insan da birazcık olsun ufkumu açar belki diye düşündüm. Sonra gökyüzüne çevirdim başımı. Gri, puslu bir hava kaplamıştı her yeri. Hay bendeki şu şansa! insan izin gününde bile böyle bir havaya denk gelir mi?  Kendim gibi bir hava. "İçerisi de dışarısı da aynı" dedim kendi kendime. Dışarılara kaçarız. Sokak aralarına, caddelere, parklara, sinemalara... nereye gidersek gidelim içimizi de yanımızda götürürüz. İçimizdeki karanlıkla göbek bağından bağlıyız. Her seferinde içerimize yakalanırız. 
Bedenlerimiz ruhumuzun başındaki gardiyan. Hiçbir yere kaçış yok. 

Hem kafa dinlemek hem de nostalji olsun diye aylaklık günlerimden kalma alışkanlığımdan biri olan kütüphaneye geldim. Bilgisayarın başına oturup youtube'a schubert yazdım. biraz dinledim ve schubert'in serenade'sinden gnossienne'e atladım. çakılı kaldım buraya. sanki şu koltukta yüzyıllar boyu bu notaların büyüsüne kapılacağım. Sanki yaklaşık elli dakika sonra burası kapanmayacak ve çıkarmayacaklar beni dışarı. tüm gün boyunca yürüdüm. düşünceler beynimde yankılandı. bazısı dudaklarımdan fısıltılar halinde döküldü. deli zannedilmekten öylesine korktum ki, sustum. İçimden lirik şarkılar söylemeye devam ettim. ama neticede hiçbirini not almadığım için uçup gittiler. Bir daha ne zaman dönerler kim bilir? ama bu sefer öyle olmayacak Erik Satie buna asla izin vermeyen notalar yazmış. duygularımı buraya aktaracağım harf harf/ kelime kelime... yan tarafımda ders çalışan insanların 'ne yazıyor bu adam?' bakışlarından birazcık çekinsem de yazacağım. dışarıdaki manasız kalabalık, motor gürültüleri, korna sesleri, egzoz dumanları... hiçbiri bu eşsiz müziği ve yumuşak kelimeleri bölemeyecek.
Güzel yemeklerin karnımı doyurup, damağımda tat bıraktığı gibi güzel bir sanat eseri de ruhumu doyurup tüm lezzetini sunuyor bana. Bazen bu eserlerin olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Orada insanların kafasını duvara vura vura dehşet içinde kaldıkları imgesi gözümün önünde beliriyor. iyi ki müzik var. iyi ki sanat var. İnsan başka türlü dışarıya nasıl katlanabilir ki?


https://youtu.be/IUAF3abGY2M

Canımız sıkıldığı için mesaj atar canımız sıkıldığı için mesaj bekleriz. Arkadaşlarla buluşur, çoğunlukla içi boş lakırdılarla saatleri öldürürüz. Eylemlerimiz can sıkıntılarımızın toplamı...

11 Eylül 2020 Cuma

Bir yaz gecesi notu

Bırak kalsın masada ekmek 

Testide su

Ayna puslu, pencere camı kirli

Bırak kalsın saçların dağınık,

Gözlerin uykulu.

Saksıdaki çiçek susuz, kedi

Yalını bekler bir köşede

Bırak kalsın meyve ağaçta,

Kırlangıç havada

Dama düşen ince yaz yağmuru...

Yoruldun artık, bütün gün

Didinip durdun

Toprak bile, gök bile, deniz bile

Bir yerde yorulur

Bırak kalsın süpürge duvarda,

Sabun kovada

Anne gel yanıma otur...


                             Ahmet Erhan 

                                     

                                    21.07.2019/ bir yaz gecesi


Annem biraz önce konuştu. Sırtım ona dönük haldeyken kısa kısa nutuklar çekti. Neden senelerdir konuşmadığımı, içime kapanık yaşadığımı sordu. Yapımla alakalı olduğunu söyleyip geçiştirdim. Yaşama sevincimi kaybettiğimi ya da varlığın anlamını bulamadığımı, kendimi hiçbir yere ait hissetmediğimi ve hiç gitmediğim yerleri özlediğimi söyleyemedim. Her zamanki gibi sustum. Derin suskunluklara gömüldüm. kendimi bir sanat filminin içindeymiş gibi hissetim. Renksiz, müziksiz, kasvetli bir yaşamın ortasında susarak avaz avaz bağırdığımı hissettim.

Kafkanın dediği gibi "yüzerek bu yaşamın dışına çıkmayı yeğlerdim..." bir trajedi doğurmuşsun anneciğim...

10 Eylül 2020 Perşembe

Oslo'ya rağmen Anders olmak /Oslo, 31 ağustos (2011)






Böyle güzel bir şehirde ancak Anders gibi birisi altın vuruşu yapabilirdi. Çünkü anders 34 yaşında ve elde avuçta hiçbir şeyi yok. Sıfırdan başlayamaz zaten. o donuk ifadesiz suratı, o tek başına cafeteryada otururken insanların konuşmalarını dinlemesi, yalnız başına yürümesi, eski sevgilisini özlemesi, intiharı düşünmesi, bir bankta tek başına oturması, çimlere uzanması... ne kadar tanıdık ne kadar ben'den veya biz'den. fark sadece daha güzel bir şehirde, refah düzeyinin daha yüksek olduğu bir ortamda yaşıyor olmasıydı sanırım. kendi yaşamımın beyaz perdeye aktarıldığını bilmiyordum. bu yüzden karakterle filmin ilk başlarından itibaren kolayca empati kurabildim. ve film hemen beni etkisi altına aldı.

Anders, malin'le buluşmaya can atar. ama onunla bulduğunda ise bunu neden bu kadar çok istediğine hiçbir anlam veremez. hiçbir sohbetin sarmadığı, hiçbir insana yakınlık duymadığınız, kimseyi dinlemek ve kimseye kendinizi anlatmak istemediğiniz zamanlar vardır. Böyle zamanlarda anders gibi uzun süreler ortadan kaybolursunuz. veya bu kaybolma isteğinizi içinizde diri tutarsınız. ilk fırsatta da yaparsınız. Anders gibiler de bunu yapar. Bir yeraltı ırmağı gibi sızar derinlere doğru ve aniden başka bir yerde tekrar ortaya çıkar.
Anders gibiler ne istediğini bilemezler hiçbir zaman. sebepsiz yere Anders'tirler işte. aksi, uyumsuz, yabancı... ama bir parça da mizah dolu. çünkü viktor e. frankl'ın dediği üzere "mizah duygusu ve olaylara mizahi yönden bakma yeteneği yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilmiş bir hiledir."

Anders yabancılaşmayı dibine kadar yaşar ve bir sabah piyano çaldıktan sonra sessizce altın vuruşu yaparak noktalar ızdırabını.

"mutlu insanlar görüyorum. her zaman mutlu insanların gerizekalı olduklarını düşünürüm."

5 Eylül 2020 Cumartesi

bir parça kasveti her zaman iç cebimde taşırım. uzaktan ve içtenlikle baktığımda dünyaya benim ve dünyanın bir zaman sonra olmayacağını, güzel yemekler yiyemeyeceğimi güzel kızları öpemeyeceğim gerçeğini görüyorum. o zaman insan olmasaydım daha mı iyi olurdum diyorum. söz gelimi bir ağaç olsam bu dünyaya daha çok ait olurdum. köklerimi derinlere sarmak... otel / avm yapmak için beni kesmeyen gaddar bir yönetici olmadıkça yaşamak...

Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...