23 Eylül 2017 Cumartesi

Kumarbazın bir günü


'Eğer zengin olmak için gerekli imkanlar yoksa kumar oynamanın neresi kötü?''
                                                                                     
                                                                                     Dostoyevski


Kumarbaz akşam yemeğini yedikten sonra talihin ona şu zor günlerde ufak bir sürpriz yapması ümidiyle bahis dükkanının yolunu tuttu. Kafasında binbir düşüncenin hüküm sürdüğü bu zamanda ufak bir mola verip maçlara bakıp oynama fırsatı bulmuştu. Verdiği yanlış kararlarının sonuçlarında yaşadıklarını bir anlığına kafasından atıp, yeni ümitler peşinde koşarak tekrar bahis alıyordu. Her kaybedişini bir başka kayıp takip ediyor. Bir daha kaybediyor bir daha ve bir daha. Son bir yıldır neredeyse kendi deyimiyle "kronik bir loser" olmuştu. Hep yenil daha iyi yenil felsefesini benimsemişti ama bu bir avuntuydu onun için, bu kadar kayıbının içinde kazanabildiği ne vardı ki?  Maddi kayıplar beraberinde manevi kayıpları da getiriyordu. Ailesi, arkadaşları, dostları ve sevgilisi evet en çokta onunla ilişkilerine yansıyordu bu durum. Dibe vurmuş olduğunu asla belli ettirmeyen kumarbaz, başka bir şekilde ilişkilerine yansıtıyor gereksiz asabiyetlerde bulunuyor. Diğer söz konusu ilişkilerinde ise kişiliğinden ödün veriyordu.
Ümide doğru yol alırken az kalsın audi marka bir araba çarpacaktı. Her zaman ki tereddütü üzerindeydi yolun karşısına geçip geçmemedeki bu tereddütleri başına iş açacaktı bir gün. 
Yürürken birden bugün sanki her zamankinden çok daha fazla kadının bu akşam dışarda olduğunu düşündü. Adım başı güzel bir kadınla karşılaşıyordu. Ve bir kadının elini tutmayalı da uzun zaman olmuştu. Hayatta kadınları çok sevmesine rağmen hiçbir zaman onlardan yana şansı yaver gitmemişti. Bunu hep benzersiz çirkinliğine biçimsiz vücuduna bağlıyordu. Haklıydı.. kadınlara.. o tanrının belki de saatlerini ayırıp yarattığı o muhteşem göz alıcı varlıklara onlara ne vaad ediyordu ki zaten? Uzun boy, kaslı, atletik bir vücut mu? dalgalı saçlar, renkli gözler, geniş omuzlar mı? Zenginlik, güç, itibar mı? Hiçbiri.! Bunun yerine yuvarlak bir baş, neredeyse onlarınki kadar olan sarkmış göğüsler, biçimsiz yüz hatları, gittikçe şişmanlayıp yağ bağlayan bir vücut. Tepeden tırnağa kendini inceledikten sonra düşündü... Kadınlar, ona bakmamakta haklıydı. Bazen kendisi bile doğanın görüntüsünü bozan bir görüntü kirliliği yarattığı için kızıyordu kendisine. 
20 li yaşlarının hemen başında bir kadın gördü. Dar kot pantolonu, beyaz tişörtü, dümdüz uzun siyah saçları kısık gözleri ve bembeyaz varlığıyla yanından geçiyordu. Saniyenin onda biri kadar bir zamanda bu göz alıcı güzelliğin tadını çıkarabildi. Fazlası tacize girerdi.! Retinasından korteksine doğru çektiği o kısa anın fotoğrafının karşılığında zihninde imgeler oluşturdu. Serin bir sonbahar akşamı pencereden yansıyan ay ışığının gölgesi altında: Soluğundan, iliğinden öptü bu afroditi. O benzersiz ılımlı varlığıyla hayatındaki tüm gergin havayı yumuşatabilirdi bu kadın. Birden tanrısal güzelliğini bir yana bırakıp, ona sahip olmayı bedeni üzerinde gezinirken sanki yeni bir yeri coğrafyayı keşfetmişte üzerinde mutlak hakimiyet kuracakmış gibi hayallere daldı.. Nefes alış verişlerini, benzersiz inleyişlerini ve kadının hakiki bir teslimiyet içinde gözlerinin içine nasıl baktığını düşündü. Ahh..Bazı zamanlar ne aşağılık oluveriyordu. Gerçekliğin soğuk ürpertisiyle irkildi. Bu suratla Hiç şansı yoktu.! acı acı yoluna devam etti...
Bahis dükkanının içi ellerinde telefon, kumar denen yüzyıllar boyunca ayak takımının zengin olma ümidini hep canlı tutan o bataklıktaki kader arkadaşlarıyla doluydu. Birden durup düşündü. Hepsini süzgeçten geçirdi:Bu ezeli kaybedenler arasında ne işi vardı.? Bu entelektüel birikimden yoksun, hayatlarında gazetelerin spor sayfalarından başka bir şey okumamış, dişleri çürük, saçları yağlı kumarbazların yanında ne arıyordu.? Hiçbirinin 'karamazov kardeşler'' gibi bir başyapıttan haberi yoktu. Hiçbiri, zweig'in brezilya'da sürgünde dünyanın düştüğü umutsuz durumdan dolayı acılar içinde intihar ettiğinden haberi yoktu. içerideki tek bir kimse bile kleist'in ardında 'asıl mesele şu ki: Bana bu yeryüzünde hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı.'' deyip kendini kleinner wannse gölüne bıraktığını bilmiyordu.. Boş bir yere kaygısızca onlardan biriymiş gibi görünerek oturdu. O anda Öyle çok onlardan biriymiş gibi görünüyordu ki o kadar olur. Dostoyevski'nin şu satırları aklına geldi. "Eğer zengin olmak için herhangi bir ümit yoksa kumar oynamanın neresi kötü?" Ama Şimdi Dostoyevski'nin değil kazanmanın zamanıydı. Tıpkı bir sene öncesi gibi. O günde 2- 3- 5 hatta bazen 6 bin TL kazandığı Mesut günler gibi. Bu gece 5 TL ile kazanılacak 100 TL bu kazanma ateşinin kıvılcımı olabilirdi. Geçen sene işten çıkar çıkmaz da böyle başlamamış mıydı her şey.? 50 TL ile üstelik telefon üzerinden kazanılan 30 bin TL üzerindeki bir meblağ. Elbette 30 bin Çok büyük bir para değildi. Ama hayatı boyunca düşlediği Bir kaç aylık Avrupa seyahati için yeterli bir miktardı. Paris'te eyfel kulesini izlemek, Berlin'de ıhlamur ağaçlarının altında içki yudumlamak. Yunan adaları, kafkanın memleketi prag, kierkegaard'ın uzun yürüyüşler yaptığı ışıltılı kopenhag sokakları, isviçre alpleri, Güzel avrupalı veyahut iskandinav kadınları.. neden olmasındı? Kaderin bu 180 derece değişimini o günlerde hep bir rüya gibi düşünmüştü. Ara-sıra kendisini çimdikliyor bu kazanca inanamıyordu. Hayati boyunca bu kadar parası olmamıştı. Yoksulluğun Demir yumruğu sürekli sırtındaydı. Keyif çatıyordu. Çok geçmeden tekrar kendisine her daim kucak açan yoksulluğun gaddar kollarında bulmuştu kendini. Şimdi o günlerden biriydi ve kumar bu labirentten çıkmanın tek yoluydu. Zarlar atılmıştı bir kere. 
Kaybedişleri dinledi biraz 
Tek maçtan yatanlar, son dakikada yatanlar, direkten dönen toplar, verilmeyen penaltılar... kumarbazların kokmuş ağızlarından bu cümleler dökülüyordu. Kaderi bu insanlarla birdi. Bir zamanlar her şey yolunda giderken birden işler tersine dönmüş. Bu küçük odada yankılanan ümitsiz kayıp dolu sözcükler onun içinde gerçekleşmişti. Yol boyu bu tersine dönüşü düşünmüştü. Yalom'un kitabında julius için söylediklerini düşünmüştü. "Bu tersine dönüş ne zaman başlamıştı? Yarının altın vaadinin yerini nasıl dünün nostaljisi almıştı?" Ve bir başka pasaj ile irkildi ayni kitaptan; "hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur..?" Bu serin sonbahar akşamında cebindeki 55 tl den 5 TL daha kaybedecek miydi? Ya da gecenin sonunda kaybettiği binlerce liranın ardından bir teselli ikramiyesi olarak 112 TL alabilecek miydi..? Maçlarını söyledi. kuponunu alıp, katlayıp cebine koydu. İki eli Cebinde dışarı çıkıp bu serin sonbahar akşamında kafasında binbir düşünceyle yürümeye koyuldu. 
Ve yine kadınlar birbiri ardına dizilmiş güzel ahenkler dizisi. Hepsi göğüsleriyle onu çağırıyordu. "Mutlak iktidar ve güç onlara hükmedebilmekte diyordu." İçinden. İşte onu çağıran bir çift iri göğüs. Saklamak için giydiği tişörtün üzerinde İngilizce "her zaman pozitif ol" yazıyor. Dünya üzerinde Bu göğüsleri avuçlayıp, parmaklarını üzerinde gezdiren her erkek, yaşama pozitif bir pencereden bakmaya mahkumdur. Ve işte bir başka kalça.! İlk gençlik çağında izlediği latin Amerika pornolarındaki güzel kalçaları anımsatıyor. Ardından bir başkası, bu sefer güzel bir yüz. yemyeşil gözleri eşliğinde bir şeylere kıkırdıyor.  
Ardından pahalı bir arabaya binen iki kadın, bu kısıtlı zaman diliminde rahatsız etmeyecek derecede hangisine bakmalı? Acaba yolculukları nereye? Kadınlar beynini çok kurcalıyordu. Onlar hakkında yeteri kadar deneyimlere sahip olsaydı belki haklarında bir kitap bile yazabilirdi. Ama öyle değildi. Gerçekçi olma vaktiydi. Hiçbir zaman en yakın dostu gibi sayısız kadınla birlikte olmamıştı. Kadınlar her zaman o casanova'yı o don juan'ı arzuluyorlardı. Ve tüm bunlara şahit olmak iç karartıcı bir hal alıyordu. Yaşam, gürül gürül önünden akarken sadece durup seyretmek, seyircisi olmak ruhunda tarifi imkansız patlamalara yol açıyordu. Hayır! Kıskançlık çektiği yoktu. Aksine kadın oburu, casanova arkadaşı ne kadar çok kadınla birlikte olursa o da o derece benliğinin gizli bir yerinde rahatlıyordu.
Şimdi kadınları bir kenara bırakma zamanıydı. Ama kadınlar bir kenara bırakılmayacak kadar ilgi çekiciydi.


Yürümeye devam ediyordu. Her gün önünden geçtiği onlarca katlı otel gözüne çarptı. Birden bu derece yüksek bir binanın asla tepesine çıkmadığını düşündü. Şimdi çıkmak istese bile cebindeki 50 tl 50 kuruş ile pek mümkün olmayan bir durumdu bu. Bu 5 yıldızlı otelin kral dairesinde içkisini yudumlayıp şehri izlemek geçti aklından. Böyle bir gece önünde uzanan yolda gözükebiliyor muydu? Yoksa hep bir imge olarak mı kalacaktı beyninde. Büyük şehirleri düşündü. Daha bir ay önce istanbuldan gelmişti. O şehre her gittiğinde haşmeti karşısında büyüleniyordu. Kendi küçük önemsizliğini varoluşunun dünya üzerinde kapladığı önemsiz boşluğuna şaşırıp duruyordu. İstanbul; yüksek kuleleri, tarihi yerleri, metro İstasyonları, havalimanları, köprüleri ve bitmek tükenmek bilmeyen her gün daha da artan insan kalabalığıyla çok büyüktü. Ve 25 indeki bu adam bu büyüklüğün getirdiği ezilmişlikle benliğini cezalandırıyordu. İstanbul, koca bir şelale gibi akıyordu önünden. Modern insanlar, beyaz yakalılar, zengin züppeleri, güzel kadınlar, güzel ve oruspu kadınlar, piç erkekler hepsi bu gösterideydi. Sahnedeydiler ve kendisi de seyirci koltuğuna oturmuş onları izliyordu. İri memeleri, güzel kalçaları, son model arabalar içindeki yüksek ses müzik dinleyen oruspu çocuklarını, beyaz yakalının kibrini, bürokratların, siyasilerin düzenbazlıklarını herşeyi izliyor, gözlemliyor içinden yorum yapıyordu.. Tüm bunları düşündü yaşadığı küçük şehirde. İstanbul'u Ankara'yı daha da uzaklara giderek, okyanus ötesini New York'u Doğu Asya'yı Tokyo'yu düşündü. Daha geçen gün 38 milyonluk bir şehir olduğunu okumamış mıydı. Cadde ve sokak isimlerinin olmadığını. Sayılarla adres tarifi yapıldığını. Ve dünyanın diğer başkentlerini düşündü. Berlin'i bir zamanlar kızıl ordunun harabeye çevirip o harabelerin oluşturduğu gediklerde nasıl Alman kadınlarına tecavüz ettiğini , tarihi savaşları, büyük buhranı düşündü. Sonra dünyayı, Samanyolu galaksisini, evrenin uçsuz bucaksız boşluğunu, kara delikleri, herşeyin öncesinin öncesini düşündü. Big bang'i o tarif edilemez patlamayı. Sonsuzluğun başlangıcını yani. "Tanrı'nın şehvet dolu patlaması" diyordu buna.. Tüm bunları düşünürken cebinde 5 TL lik kuponu olduğuyla irkildi. Stoke city maçı 15 dakikadır başlamıştı. Telefonunu çıkardı. Hücresel veriyi açtı. Hemen ardından maçkoliği. Stoke city 1-0 öndeydi.. 

1 yorum:

  1. Wowww oğlu woww oldum. Keyifle okudum ve çok fena harikaydı. "Ama kadınlar bir kenara birakilamayacak kadar ilgi çekiciydi." Vuffff. Hep yaz hep okurum . Tebrikler...

    YanıtlaSil

Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...