Yağmur yağıyor. Bunu pencereme doluşmaya başlayan minik damlaların
çıkardığı sesten duyumsayabiliyorum. Düşen her damla zihnimin içinde
yankılanıyor. gözlerimi kapıyorum, odamın içi olabildiğince karanlık
düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum.. o halde var mıyım? Descartes, şüphesiz
düşünen insanın varolabildiğini söylüyordu. Ya dışardaki düşünmeyen binler, on
binler, yüz binler ve hatta milyonlar.. Nerden gelip nereye gittiğini aklının
kıyısından geçirmemiş, geçirmeyen Her gün yanımdan geçip giden o değişik
kilolardaki benzersiz et yığınları. Bir an için kibirli bir edayla tepeden
bakabiliyorum. Kısa sürüyor. Gün içinde yaptıklarımı aklımdan
geçiriyorum. Bir mağazanın camekanının yansımasından bakıyorum kendime. İşte o
et yığınlarından biri daha. Sartrenin nesnelere verdiği anlamlar gibi, kendime
anlamlar yüklüyorum. İşte oradayım somut bir şekilde. Bu dünyada varım. Hem
düşünüyorum da. Ne acayip ama(!) evet, Bu benim. Şu üzerinde kot pantolon, mavi
gömlek, gömlekle uyumlu bir ceket, yok olmaya başlayan saçlarıyla, göbekli bir
adam. “Sokrates bile bu kadar çirkin değildi herhalde”diyorum.Bir editörün bir
kitabı incelemesi gibi kendimi inceliyorum. Bundan 10 sene sonrası için pek
bişey vaad etmeyen bir görsellik! Doğanın bana pek cömert davranmadığı apaçık.
Gene de bunlar rahatsızlık veren gerçekler değil. Her gerçeğin rahatsızlık
vereceği yok ya. Hoyratça harcanan gençliğin ilk dönemlerindeki o kendine
tiksinti dolu bakışlar yok artık. Daha çok bir komedi oyuncusu gibi duruyorum
ve aynanın karşısına geçtiğim ender zamanlarda kendime gülüyorum.Dışarıdan
tiksinti dolu bakışlar almadığım sürece her şey yolunda demektir.
Düşünüp düşünüp var olmaya devam ediyorum. Vitrinlere ve vitrinlerden yansıyan Ben'e attığım bakışlar son buluyor.. Biraz önce kısa bir süreliğine yüksekten baktığım o insanların arasına karışıyorum. Bende onlardan biriyim işte. Hiçbir farkım yok. O toplumu oluşturan bir bireyim. Bir bütünün parçasıyım. Çalışıyorum, vergimi veriyorum, yasalara uyuyorum, otobüste yaşlılara yer veriyorum. sicilim anamın ak sütü gibi temiz.! otorite için pek de tehlikesiz bir adam. (Biraz sosyolojiden ne çıkar ki?) “Düşünüyorum.” Diye ne farkım var? Benim ki düpedüz delilik veyahut nevrotik kaygılar. Kaygılar dediğim gibi sartre aklıma düşüyor. Bünyesinin % 70 inden fazlasının kaygı dolu olduğu düşünce adamı. İnsan, kaygılarla dolu bir yaşamı nasıl sürdürebilir. Varoluş kaygısı, ölüm kaygısı, gelecek kaygısı, kendin için kaygı, sevdiklerin için kaygı... Hepsi bir araya geldiğinde yaşamaya vakit bile kalmıyor. Dışardan ne kadar da normal görünüyorum oysa ki. Dümdüz önüne bakan yavaş adımlarla yürüyen bazen yanından geçip gidenlerle saniyenin bilmem kaçı gibi bir süre göz göze gelen 26 sına yeni basmış bir herif. Bazen neden bu yaşama hengamesinin ortasında durup düşündüğünü düşünüyor.. Birilerine bişey kanıtlama çabasını çok çok uzun zaman önce bırakmış. Her şeyden vazgeçmiş gibi duruyor. Yalnızlık çekiyor, acı çekiyor, bazen yaşamın küçük tatlı mutluluklarıyla avunuyor. Arzuluyor, benliği benzersiz tutkularla dolup taşıyor. Asıl önemli olanın bu olduğunu biliyor. Yaşamın her ucundan tutuyor. Bu dünyaya sadece mutlu olmak, eğlenmek için fırlatılmadığının farkında. Schopenhauer'in ''dünya sefalet ve ıstırapla doludur.'' deyişini aklından çıkarmıyor.
Düşünüp düşünüp var olmaya devam ediyorum. Vitrinlere ve vitrinlerden yansıyan Ben'e attığım bakışlar son buluyor.. Biraz önce kısa bir süreliğine yüksekten baktığım o insanların arasına karışıyorum. Bende onlardan biriyim işte. Hiçbir farkım yok. O toplumu oluşturan bir bireyim. Bir bütünün parçasıyım. Çalışıyorum, vergimi veriyorum, yasalara uyuyorum, otobüste yaşlılara yer veriyorum. sicilim anamın ak sütü gibi temiz.! otorite için pek de tehlikesiz bir adam. (Biraz sosyolojiden ne çıkar ki?) “Düşünüyorum.” Diye ne farkım var? Benim ki düpedüz delilik veyahut nevrotik kaygılar. Kaygılar dediğim gibi sartre aklıma düşüyor. Bünyesinin % 70 inden fazlasının kaygı dolu olduğu düşünce adamı. İnsan, kaygılarla dolu bir yaşamı nasıl sürdürebilir. Varoluş kaygısı, ölüm kaygısı, gelecek kaygısı, kendin için kaygı, sevdiklerin için kaygı... Hepsi bir araya geldiğinde yaşamaya vakit bile kalmıyor. Dışardan ne kadar da normal görünüyorum oysa ki. Dümdüz önüne bakan yavaş adımlarla yürüyen bazen yanından geçip gidenlerle saniyenin bilmem kaçı gibi bir süre göz göze gelen 26 sına yeni basmış bir herif. Bazen neden bu yaşama hengamesinin ortasında durup düşündüğünü düşünüyor.. Birilerine bişey kanıtlama çabasını çok çok uzun zaman önce bırakmış. Her şeyden vazgeçmiş gibi duruyor. Yalnızlık çekiyor, acı çekiyor, bazen yaşamın küçük tatlı mutluluklarıyla avunuyor. Arzuluyor, benliği benzersiz tutkularla dolup taşıyor. Asıl önemli olanın bu olduğunu biliyor. Yaşamın her ucundan tutuyor. Bu dünyaya sadece mutlu olmak, eğlenmek için fırlatılmadığının farkında. Schopenhauer'in ''dünya sefalet ve ıstırapla doludur.'' deyişini aklından çıkarmıyor.
Birden 100 sene sonrasını düşünüyorum. Bu yürüyen insanların
içinde çok azının belki hiçbirinin ya da evet evet hiçbirinin ki buna kendimin
de dahil, geleceğe 100 yıl sonrasına hiçbir şey bırakmayacağımız nasıl da belli
oluyor. İçimizde ne bir ressam, ne bir şair, ne bir müzisyen ne de bir yazar
var. Bazılarımız pahalı ayakkabılar üzerinde kendisinden başka kimsenin
duymadığı kibir notalarıyla dans ede ede yürüyor. Bazılarımız bükük bir boyunla
önündeki telefon ekranına bir şeyler yazmakla meşgul, bazılarımız budalaca
sohbetler eşliğinde kahkaha atıyor. kimimizin elinde BİM poşeti var. Ne
acıklı bir durum. Bir zamanlar yaşadığımızdan, dünyada nefes alıp verdiğimizden,
aşık olup, acı çektiğimizden kimsenin haberdar olmauacağı. Yalomun deyişiyle
“kimsenin dikkat etmediği yaşamdan duyulan dehşet.!''
Bir cafeye uğruyorum. Cafenin giriş kapısında güzel bir kadın beni
göğüsleriyle karşılıyor yanındaki daha az güzel olan arkadaşıyla birlikte.
Onlar çıkarken ben giriyorum aynı anda. Beraber kapıyı açıyoruz 1-2 saniye
kapının girişinde içeri tarafta durup bana yol veriyorlar. O sırada güzel
olanın daha az güzele dönüp ''ben o gerizekalıya dedim öyle yapma diye.'' dediğini
duyuyorum. Güzel olduklarına şahitlik ediyorum. Tanrısal estetiğe sahip
milyonlarca kadından ikisi tanesi.! güzel kokuları ve birbirinden şık
giysileriyle beni adamdan sayıp yol veriyorlar. Masaya oturmamla onları unutmam
bir oluyor. 10 saniye kadar süren hayranlık son buluyor.
Duvarlarda yazılan şiirleri çizilen şair resimlerini inceliyorum.
Neredeyse her cafenin konsepti hemen hemen aynı bir kaç ahmed arif, cemal
süreya, turgut uyar, nazım hikmet şiiri. masalarda ot, ıspanak, kafa, kelle,
bilmem ne dergileri. her masanın dibinde şarj aletleri için pirizler, Masalarda
dönen yavan/sıkıcı birbirinin aynı muhabbetler, gıybetler, dedikodular,
çöpçatanlıklar, burdayız-beraberiz temalı samimiyetsiz check-inler. Tek bir
masada bile duvarlarda yer alan şairlerden biri konuşulmuyor.
Kendime Bir türk kahvesi söylüyorum. Ve hemen ardından zamanda
yolculuk yapmaya başlıyorum. 1945 yılına gidiyorum. (yine sartre) Paristeki les
deux magost (iki bilge adam) adlı cafeye gidiyorum. orada ufak tefek gözleri
şaşı olan bir adamla karşılaşıyorum. ağzında piposu elinde kağıt
kalem kaygılı bir şekilde etrafı gözlemleyip bazı notlar alıyor.
''varoluş, özden önce gelir diyor'' uzun ve kavranması zor şeyler yazıyor.
Kavrayabildiğim kadarıyla özgürlüğün öneminden bahsediyor. İnsanın bu dünyaya
öylece fırlatılmış olduğunu, eylemlerinde tamamen özgür olduğunu ve bir amacı
olmasının gerekmediğinden bahsediyor. Eğer üzgünsek, kaygılı veya sevinçliysek
bu tamamen bizim kontrolümüzde olan bir seçim diyor. İnsanın belirli bir şey
yapmak için tasarlanmadığını söylüyor.
Garson kız kahvemi masaya bırakıyor. Düşüncelere reklam arası verip teşekkür ediyorum..
Garson kız kahvemi masaya bırakıyor. Düşüncelere reklam arası verip teşekkür ediyorum..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder