5 Kasım 2018 Pazartesi



İnsan Kalbi Gözlemcisi: Stendhal
Yazarın adı: Murat Kılıçalp



Çocukluğu ve ilk gençliği

Stendhal, odasına çekilir. Yazı masasının başına kurulur. Bir şeyler yazar. Ardından Masaya tebeşirle tabaklar, çatallar çizer en sevdiği yemeklerin ismini yazar. Midesinden gelen sesleri hayal gücüyle bastırır. Dünyaya ve açlığa böyle katlanırdı. Bir yalancılık üstadıdır o. Dünya fazla gerçektir ve o bu gerçeğe katlanamayarak yalana/ aldatıcı olana başvurur. Anılarında, kitaplarında sürekli yalan söyler. Verdiği bilgiler uydurmadır. Tarihler çelişkilidir. Öz yaşamını anlatırken hep bir maske takar. Gerçek ismi Henry Beyle’nin üzerine bile bir maske çeker. Bazen ‘’cesar bombet’’ ama çoğunlukla ‘’Stendhal’’ olur.
Hikayesi Fransa'nın taşra kasabalarından birinde Grenoble'de 23 ocak 1783 tarihinde başlar. Babası avukat Cherubin beyle, annesi Hanneitte Gagnon'dur. Annesini 7 yaşında kaybeder stendhal. Annesiz büyümenin bedelini her çocuk gibi o da öder. Ruhunun en gizli saklı bölgelerinde annesizlik çatırtısı hep su sızdırır hayatı boyunca. ''Annesizlik'' ilk yıllarda katlanılmaz bir özleme dönüşür. Geceler boyunca hıçkırıklarla uyandırır bu duygusal çocuğu.. Disiplinli ve muhafazakar olan babası ile teyzesinin etkisi altında büyür. Annesine olan özlemi içinde günler geceler boyu çaresizlik içinde ağlayarak. Onun bu çaresiz haykırışları kişiliğinin oluşmasında ve erken olgunlaşmasına katkı sağlar. Zira acılarla erken yaşta tanışmıştır..
1799'da askeri okul sınavlarına girmek için Paris'in yolunu tutar. Paris ışıltılı ve gösterişlidir. Doğup büyüdüğü Grenoble'ye hiç benzemiyordur. Güzel kadınlar, lüks restoranlar, pahalı içkiler, burjuva yaşamı başını döndürür bu 16 yaşındaki çaylağın. Daha o yıllarda bir gün bu parıltılı yaşamın içerisinde olmayı hayal eder. Zira: Stendhal, iflah olmaz bir ehl-i keyif'tir. Ondaki bu keyfiyet düşkünlüğü hiçbir zaman bencilce bir gösterişe dönüşmez. Tüm çirkinliğine inat, güzel olanı arayıştır bu.! Kendi bedeninde insanların güzel kabul ettiği hiçbir ize rastlanmaz. Kısa bacaklar, yuvarlak şişkin bir yüz, estetikten çok çok uzakta bir vücut... Bir şeyler hatta pek çok şey eksiktir bu vücutta. Ya da fazla... Stefan Zweig şöyle demiştir onun için: ''Hiçbir şeyin yararı yoktur.! Ne çoktan ağarmış favorilerin erkeksi bir kahverengiyle koyultan saç boyasının, ne parlak perukasının, ne altın sırmalı konsolos üniformasının ne de zarif, cilalı tırnaklarının. Bütün bu araç gereçle birazcık destek olur. Süsler, yağlarını çöküntülerini gizler, fakat bulvarda yürürken hiçbir kadın başını çevirmez, hiçbir kadın Madam Renal'in Julien'ine ya da Madam Chasteller'in Lucien Leuwen'ine baktığı gibi heyecanla bakmaz gözlerine. Hayır hiçbiri önem vermemiştir ona. Ne şimdi, ruhu yağa gömülmüş ileri yaşı alnını kırıştırmışten  ne de genç bir teğmenken. İş işten geçmiş oyun bitmiştir.! böyle bir suratla insanın kadınlar arasında şansı olamaz. Ve onun başka bir suratı da yoktur.!'' Evet, Stendhal ömrü boyunca kadınsızlık çekmiştir. Kadınlar tarafından sayısız kez reddedilmenin acısını ruhunda sürekli hissetmiştir. Kadınlar konusunda uzun soluklu iç çekişlere sahiptir.. Öyle ki, Şunu itiraf etme cesaretinde bulunacak kadar açık sözlüdür. '' Aşk, benim için hep en büyük meselelerden biri olmuştur. Ya da daha ziyade tek mesele.. Kadınlar konusundaki fiyaskoları her zaman dostlarının yanında alay konusu olmasına neden olmuştur. Alaycı gülüşlerin, sonu gelmez can sıkıcı kahkahaların kaynağı Stendhal'in kadınlar konusundaki şansızlıklarıdır. Kadınlar ona pek çok kez yüz çevirmiştir. Ve hiçbir şey Stendhal'i bu denli yaralamamıştır...



Paris Milano Ve Aşk hayatı

Paris'te Kuzeni savaş bakanlığında çalışıyordur. Ve yol bilmez, iz bilmez Stendhal'in bu koca şehirde ondan başka gidecek kimsesi yoktur. Onun yanına gider ve onun teşvikiyle Askeri okul sınavlarına girip kazanır. 1800'de ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya'ya gider.
1801'de bu sefer Napolyon'un askeri olarak tekrar İtalya seferine çıkar. Bir komutanın asistanı olarak Brescia'da üç ay kalır Stendhal. İtalya, anılarından da anlaşılacağı üzere Stendhal'in hayatında önemli bir yer kaplar. Yazmaya olan tutkusunun giderek alevlendiği o ilk gençlik çağında yerel dergilerin yazarlarıyla tanışır. Onlarla fikir alışverişinde bulunur. Hararetli tartışmaların ortasında bulur bir anda kendini. Bu çaylak oradakilerin dikkatini çeker. Söylediği şeyler ilginçtir. Kendisine çok fazla güvenir. Yenilikçi ve dışa dönük bir tavır sergiler. Edebiyatın ilk tohumlarını ruhuna serper genç adam.
1802 yılını Almanya, Avusturya ve Rusya'da askeri görevler alarak geçirir. Hiçbir zaman savaşa katılmaz. Daima geri planda durmayı, savaşın gölgesi altında yaşamayı becerir. Top sesleri, mermi vızıltıları, süvarilerin keskin çığlıkları hep uzaktan gelir genç adamın kulağına. O kendi içindeki savaşla daha çok ilgilenmektedir. İçinde atlar koşturur. Bombalar patlatır. Birilerini öldürür veyahut yaşatır. Kendi kendinin tarihini yazar.!
Aynı yıl aşık olduğu bir kaç kadından biri olan Madame Rebuffel'in peşinden Marsilya'ya gitti. Aşığının peşinden geldiği bu şehirde bir kaç talihsiz ticari girişimlerde bulundu. Ve eline yüzüne bulaştırmaktan asla pişman olmadığı bir biçimde başarısız oldu.1812'de Napolyon'un Rusya seferine katıldı. Tüm Moskova'nın yanışına bizzat şahit oldu. Napolyon'un donmaktan kurtulan pek az askerinden biriydi Stendhal. Ve ölümden kaçış sırasında notlarının büyük bir kısmını kaybetti. Ruhun tüm o parıltılı yangınları, sevinçleri, kederleri kelimelere büyük bir titizlikle dökülmüş, Bir katip misali kalbinden gelen sesleri yazıya dökmüş. Ama emekleri bir anda yok olmuştu.
1814'te bu sefer Milano'da tekrar aşık olmuştur bu ayran gönüllü insan. Bu seferki Angéla Pietragrua diye bir kadındır. Stendhal'in aşık olduğu onlarca kadından biridir. Gecelerini ve gündüzlerini ansızın bölerek düşüncelerinin kıvrımları arasında dolaşan bir güzelliktir Angela. Ama diğerleri gibi o aşkınında pek bir karşılığını bulamamıştır. Stendhal'in kalbi reddedilmeye alışkındır. Bu karşılıksız geri dönüşü Vakar'la karşılar diğerlerinde olduğu gibi. 1818'de tekrar bir aşk macerasına atılır. Bu sefer mutsuzluğunun kaynağı  Mathilde Dembowski  adlı bir kadından gelir. Onda da istediğini bulamaz Stendhal. Yukarda da bahsettiğim üzere kadınlar konusunda hep bir olmamışlık hali içindedir . Kadınlardan en ufak bir kıvılcım görmeye dursun hemen kalbinin tüm kapılarını ardına kadar açar onlara. Kaç kapısı olursa olsun, tüm anahtarlarını karşılık beklemeksizin verir. Kadınlar o berrak zihnini sürekli bulandırır. Ömrü boyunca bir Casanova bir don juan olamamanın acısını ruhunda sürekli hisseder. Kadınlara düşkündür fakat nadiren de olsa bir kadın yanına gelip onunla konuştu mu: heyecanlanır, ürkekleşir. ve gecenin sonunda tüm bunlar için hayıflanır. Kendine kızar. Ama iş işten geçmiştir artık. Yuvarlak yüzü, göbeği, yağ tabakası dolu vücudu, kısa bacaklarıyla zaten pek fazla şansı yoktur kadınlar arasında. ''Hemen her zaman şansızdım aşk konusunda'' Ve ardından ekler: ''Napolyon'un ordusunun subayları arasında benim kadar az sayıda kadına sahip olan azdır.''  Kadın gurmesi subayları görünce içten içe kıskançlık duyar. Ruhu incinir. Hiçbir şey onu o anlarda ''kadınsızlık'' kadar üzmez. Yoksun kaldığı herşey için hayıflanır. Ama bu hayıflanmaların hiçbir yararı yoktur. Stendhal, çaresizce en güzel aşk maceralarının izleyicisi olmuştur. Pek çok kez keskin gözlem yeteneğiyle perde arkasından yaşamı izlemiştir. Hep bir katılma arzusu ve uğraşıyla...
Çirkinliğini takıntı derecesinde dert edinir kendisine.Aynaya bakmaktan çoğu zaman imtina eder. ''Ayna'' demek ''mutsuzluk'' demektir onun için.. Başkalarının o şaşalı güzelliği karşısında içten içe bir kıskançlık besler. Çirkinliğinden huzursuzluk duyar. Bu yüzden herkesin dikkatini iç dünyasına çekmeye çabalar. Edebiyat, dikkatleri üzerine çekmesi için şahane bir silahtır. Ve o, bu silahı hiç çekinmeden büyük bir ustalıkla kullanır. Kelimeler, imgeler beyninden taramalı tüfek gibi yeryüzüne saçılır. Kağıtlarda vücut bulur. Zengin Fransız dili sanki sadece onun dehasına hizmet etmesi için var olmuştur yeryüzünde.. Ve bu edebiyat dehası etrafındaki hiçbir şeyi gözünden kaçırmaz. Basit bir sinek vızıltısı, sararıp solan Bir yaprağın yere düşüşüne bile anlamlar yükleyebilir. Eşsiz bir ustalıkla kaleminden damlatabilir Stendhal. Nasıl ki bir berber traş yaparken, bir demirci demiri döverken, bir fırıncı ekmek yaparken ya da bir manav ürünlerini pazarlarken ciddi bir duruş sergiliyorsa Stendhal de yazı masasının başına kurulurken hiçbir zaman ciddiyetini bozmaz. En temiz elbiseleriyle kurulur masanın başına. Yazmak için gerekli olan tüm materyallerin en iyisine sahip olmak ister. Ve sessizliği sağladığı sürece ondan daha huzurlusu yoktur. Arkadaş toplantılarından her zaman kaçınır. Gereksiz meşguliyetler zihnini kurcalar, zamanını çalar. Bu edebiyat aşığının o tür taraklarda bezi olmaz. O ölümsüzlüğünün inşaasıyla uğraşmaktadır. Bu yüzden zaman hiç olmadığı kadar değerlidir onun gözünde.


Eserleri ve İçsel Yaşamı

1830' da sonradan ününe ün katacak olan Kırmızı ve Siyah'ı yazmıştır. Julien Sorel, iki farklı kadın iki farklı aşk arasında gidip gelmekte olan bir Stendhal yansımasıdır adeta kitapta. Andre Gide: "Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır." diye boşuna dememiştir. Psikolojik tahliller öyle incelikli bir şekilde incelenmiştir ki. Bir edebiyatçıdan çok zamanının çok ötesindeki bir psikiyatrist'in kaleminden çıkmış gibidir. Ruhun büyük bir bilginidir Stendhal. Kalbin eşi benzeri görülmemiş gözlemcisi. Yaratıcı gücünün ardında büyük bir gözlem yeteneği yatmaktadır. Duyuları öylesine hassastır ki: En ufak bir kapı gıcırtısı, bir yaprak hışırtısı, uzaklardan gelen benzersiz bir koku hemen dikkatini çeker. Birisiyle konuştuğunda kendi içinde aynı anda başka bir konuşma daha gerçekleştirir Stendhal. Ondaki dikkatlilik, titizlik, ruhun esrimelerini yakından gözlemleme arzusu Tanrı tarafından bahşedilmiş bir yetenek olsa gerek. Yaşanılan her anın sonsuzluğa evrilişinin bilincinde hiçbir gösteriyi kaçırmayarak Herşeyi zihnine kaydeder. Yaşar, kurgular... Ve büyük bir ustalıkla bunları yazıya geçirir. İnsan ruhuna dair her detay, keskin gözlem yeteneği sayesinde onun mürekkebinden kağıda akar. Kendi zamanının çok çok ötesinde tespitleriyle kendisinden sonra gelen yazar ve eleştirmenleri bile dehşete düşürür. Zira Stendhal'in kalemi karşısında büyülenmemek elde değildir. İnsan, onun cümlelerinin esnekliği karşısında hayrete düşer. Ve çoğu kez derinlerden gelen bir ses ''neden benim aklıma gelmemişti daha önce'' diye sessizce haykırır. Ve tatlı bir kıskançlık halini alır bu durum.
Abartı ustasıdır Stendhal.. Öyle ki: ''Stendhal sendromu: bir sanat eseri karşısında fazla hayranlıktan bayılmak.” deyimi Avrupalılar arasında pek yaygındır. Boşuna ismini vermemiştir bu sendroma. Ondaki sanat aşkı bir hobiden çok bir yaşam biçimidir. Yaratıcıların o eşsiz eserleri: bir tablo bir müzik bir şiir aşırı derecede heyecanlandırır bu sanat düşkününü. Sanat, onun için iyiyi, güzeli arayıştır. çirkinlikten ve yavanlıktan kaçıştır adeta... Bir tabloyu görmek için atına atlar İtalya’ya gider. Yol boyunca da at üstünde bir kitap okur. Her uğradığı şehirde müzeleri, tarihi yerleri ziyaret eder. Tablolar satın alır. Sanatın tüm o ihtişamı karşısında dehşete düşerek hayranlıklarını gizleyemez. Yaratmanın büyüleyiciliği o denli etkilidir ki, yatmazdan evvel Stendhal gün boyu gördüğü tabloları düşünür ve uykusuna dalar. Kim bilir, belki pek çok kez rüyalarına bile girmiştir...
Stendhal'in bünyesi olabilecek en ileri derecede hassastır. Dışardan bakıldığında Kaba saba, tıknaz, hırıltılı sesler çıkartan bir obur gibi görünür. Ama biri bir kez olsun içten bir samimiyetle içine bakmaya görsün; içinde açan benzersiz çeşitlikteki çiçeklerin renk cümbüşünü görür. Ruhu, tüm o yağ tabakasına inat ip incedir. Napolyon’un eski bir askeri olarak, Napolyon’un Borodino'da patlattığı bomba ruhundaki bir patlamadan daha etkili değildir onun için. Öylesine kayıtsızdır dış dünyaya. Yeryüzünde tek başınalığın yolcusudur. Bir toplantıda efendice bir soru sorarlar bu yalancıların en yalancısına: “ne iş yaparsın” diye. Kibirli bir eda ve müstehzi bir sırıtışla: “İnsan kalbi gözlemcisi” diye yanıt verir. Kalplerin Kopernik’idir. kalemi Teleskopu'dur. Durmadan izler durur. İnceler, eşeler... İnsan ruhu onun için bir karnaval yeri gibidir. Acılar, sevinçler, küçük mutluluklar, kaygılar, heyecanlar... Hep bir arada dans eder bu karnaval yerinde. Ve bunların filmini çekmekte Stendhal'e düşmüştür. Bundan büyük bir mutluluk duyar. Zira insan' demek onun için daima incelenmesi ve zabıtının tutulması gereken bir kadavradır. Önce kendini kadavra olarak görüp inceler Stendhal. Ardından kendisinden yola çıkarak tüm insanları/ insanlığı.. Yaşam, tüm dehşetiyle önünden akıp giderken durup, yüksek bir tepeden bakan. İnceleyen birisidir o. Yaşamanın anlamı budur onun için. Edebiyat sığınağı kelimeler yiyeceğidir. Durmadan  bunlarla beslenir durur. Ve ruhunu büyük bir afiyetle doyurur..

Ölümü

Hayatı gibi ölümü de trajiktir.1839' da İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi etkisini tekrardan göstermeye başlamıştır. 1841'de geçici bir felce uğrar Stendhal. Bu ve buna benzer bir çok sıkıntı. Yaklaşmakta olan ölümün ulak'larıdır. Ölümün katlanılamayan ayak sesleri artık pek yakından duyulmaktadır. İstenildiği bir biçimde yaşanmamış bir yaşamın acısı şimdi daha çok hissedilmektedir ruhunda. Kum saatindeki kum tükenmek üzeredir. Perde kapanmak üzeredir. Ve Stendhal sahneden inmekten acayip derecede korkmaktadır. İstediği gibi bir yaşamı sürdürseydi ölümden bu derecede ürkmezdi belki de. Ama Stendhal arzularını, hayallerini yarattığı karakterler üzerinden gerçekleşmiştir. Onun karakterleri Stendhal'in yaşamak istediği, özlemini çektiği yaşamların tam ortasındadır. Ve Stendhal tüm bunları bilerek yaratmıştır. Belki de sessiz içten gelen gözyaşları eşliğinde..
Neredeyse her insan gibi 
Yalnızlık içinde ölür Stendhal. Ve ancak öldüğünden senelerce sonra eserleri ve kendisi kıymete biner. Her dahi için bu böyle olmamış mıdır zaten? Paris’te bulunan  mezarlığının üzerinden bir köprü geçecektir. Bir anlamda yaşayanlar için ölüler rahatsız edilecektir.. Bunun için tüm mezarların yerleri değiştirilir. Onu tesadüfen orada geçen biri tanır ve yazar olduğunu söyler. Bir komisyon kurulur. Eserleri tekrar gün yüzüne çıkarılır. Yeni baskıları yapılır.. yaşarken değil, öldükten sonra kıymeti anlaşılır. Tüm diğerleri gibi o da yeryüzü konukluğu bittikten senelerce sonra tozlu arşivlerden çıkarılıp insanlığın huzuruna sunulur. Tarih, böyle talihsizliklerle doludur. Stendhal de artık olmadığı bir dünyada kıymeti bilinmeye başlananlar arasındadır. Onunla aynı kaderi paylaşacak olan Nietzsche bile hayranlığını gizleyemeyerek şu sözleri sarf etmiştir. Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrının tek özürü var olmayışıdır”... Bende bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? 
Tanrı...”
Stendhal zamanın en büyük zihinlerinden biri olan Nietzsche'nin bile takdirini kazanabilmiş bir edebiyat dehasıdır. Ve hep ulaşmak istediği ölümsüzlüğe de edebiyat aracılığıyla nihayet ulaşabilmiştir. İnsansoyu tarih zaman içinde var olduğu sürece Stendhal sürekli hatırlanacaktır..  

Kaynaklar:
Henri Beyle Stendhal,
Henri Brulard’ın Yaşamı, Islık Yayınları, 2014
Stefan Zweig,
Kendi Hayatını Yazan Üç Yazar, Can Yayınları, 2017
https://www.wikizero.pro/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3RlbmRoYWw
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Artık yaşamlarının ileriki dönemlerinde geriye dönüp bakanları küçümsemek yerine, onları anlamaya başlıyordu. Kendisi de bunu yavaş yavaş ya...