"Neden eve dönmekten ibarettir hayat?"
Uzun bir yürüyüşten sonra eve vardım. Anahtarı kilide soktum, çevirdim. Kapı açıldı. Ve işte evim! Nice dolaşmalardan, nice yorgunluklardan sonra döndüğüm yuvam. Tişörtümü çıkardım. Pantolonum üzerimde kendimi yarı çıplak kanepeye attım. Balkon kapısından ve pencereden içeri sızan rüzgar çoktan çıplak tenimin üzerinde gezintiye çıkmıştı bile. Taxi Driver filmindeki Travis gibi öylece tavana bakıp uzandım. Dışarıdan gelen şehrin belirli belirsiz sesleri hala dinmemişti. Bir siren sesi duydum. Belki de ölmek üzere olan biri taşınıyordu bir ambulansta. Düşüncelerimi dışarıdan alıp içeriye taşıdım. Önce bembeyaz tavan üzerindeki küçük noktalara, oluşan kıvrımlara oradan avizeye ve nihayet kendi içime çevirdim. Kendi vücudumu incelemeye koyuldum. Doğa veya Tanrı nasıl bir güçse bana emanet olarak bu bedeni vermiş diye düşündüm. Çok kısa bir an bir zaman sonra bu vücudumdan eser kalmayacağını düşündüm. Sonra geçti bu korkunç düşünce.
Elimi kalbimin üzerine ordan göğüs boşluğuma, mide, akciğer, böbrekler... Her bir organın nerede olduğu üzerine düşünerek yokladım. Ardından kollarıma baktım. Tanrım! ne kadar zayıftılar. Kavgada pek az iş görürlerdi herhalde. Belki bir kadını kucaklamada bile aynı şekilde.
Sol Elimle sağ kolum üzerinde gezindim. Aynı şeyi diğer taraf içinde gerçekleştirdim. Parmak uçlarıma kadar her yerime dokundum. Yüzüm üzerinde gezdirdim ellerimi. Burnuna, gözlerime kulaklarıma... Gidip aynada inceleyemeyecek kadar yorgundum. Bir kör nasıl eline aldığı yeni bir şeyi incelerse öyle inceledim yüzümü. Dışarıdan biri görse aklımı oynattığımı düşünürdü herhalde. Oysa aklım gayet yerinde hiçbir zaman aklımı oynattığımı düşünmedim. Zaten oynatsaydım şayet aklımı oynatıp oynatmadığım düşüncesine kapılmazdım. Bir şaşırma haliydi bu yalnızca. Varolmanın şaşkınlığı. Ara sıra üzerime sinen, düşüncelerimi meşgul eden bir şaşkınlık bu. Hiçbir zaman gizemini çözemediğim ve asla çözemeyeceğim bir şaşkınlık. Bazen gözlerimin bir kamera olduğunu veya başımın üzerinde bir kamera taşıdığım hissine kapılırım. Gördüğüm her şeyi kameraya aldığımı, önümde belli belirsiz görüntülerin akıp gittiğini düşünürüm. Mesela bugün kadrajıma çok güzel bir görüntü girdi. Piazza AVM'nin yürüyen merdivenlerinden aşağı inerken 50 yaşlarında modern giyimli, saçı arkadan bağlı bir adam ve kızı olduğunu düşündüğüm 14-15 yaşlarında bir genç kızı gördüm. Hemen birkaç merdiven önümdeydiler. Sırtları bana dönüktüler ve birkaç saniyeliğine en azından merdiven aşağı inene kadar onları izlemeye koyuldum. kız babasının kolunun altına girmiş, babası ona bir şeyler anlatıp başını kızının başına yasladı. Bu görüntü çok hoşuma gitti. Sevgi'nin nasıl güçlü bir bağ olduğunu anımsadım. Açıkcası imrendim. Benim de o yaşlarda bir kızım olmasını, ona böyle sarılabilmeyi düşündüm. Nasıl bir baba olacaktım? yavrumun özgürlüğünü kısıtlamadan dünyanın tehlikelerinden nasıl koruyacaktım? Onun kitaplarla ahbaplık etmesini sağlayabilecek miydim? Bir birey olmasını sağlayabilecek miydim? Buna benzer birçok sorunun yanıtını geleceğin zaten ayaklarıma getireceğini düşünerek merdivenden indim. Önce ADA ardından D&R mağazasına girdim. Amazondaki fiyatlarla oradakileri karşılaştırdım. Her zamanki gibi şaşırtmadı beni. Amazondaki fiyatlar bu mağazadakilerden çok daha ucuz. Bir keçeli kalem alıp, Birkaç kitap inceleyip çıktım.
Kendime bir çay aldım. Ve her zaman yaptığım gibi terasa çıkıp çayımı yudumladım. Sadece iki kişinin oturabileceğinin yazıldığı küçük beyaz bir masada tek kişilik yalnızlık... Üzerinde çay, cüzdan ve Sayfaları sararmış eski kitaplardaki hayatların üzerini çizmek için alınmış keçeli bir kalem. Vurucu bir cümle bulma ümidi, bulduktan sonra kaybetmeme korkusuyla alınmış. Binlerce ürünün olduğu bir AVM'de ihtiyacım olan tek şey şu kalem. Diğer masalar iki, üç veya daha fazla kişiyle dolu. Yalnız kalmanın yarattığı o büyülü hava ve imgelerin hücumuna uğramak. Yan masalardan yükselen kahkahaları, konuşmaları dinleme başka hayatların masama uğraması. Kim bilir kaç kez yaşamışım bu durumları. Kaç hayat, kaç hikaye dinlemişimdir. O hikayelerden yeni bir hikaye yaratmadan öylece dinlemiş ve kendi kendime şu an yaptığım gibi gevezelikler yapmışımdır.
Ama en nihayetinde yine kendimi dinledim.
Varolmak üzerine geçmişim ve geleceğim üzerine orada da bugün yaptığım gibi pek çok kez düşündüm. En yaratıcı olduğum anlardan biridir o anlar. Ama çoğu zaman not almam ve bir şimşek hızıyla zihnimde dolaşan kelimeler yine bir şimşek hızıyla ortadan kaybolurlar. Fakat hayatımda olmayan hayali bir kadına edebileceğim türden bir iltifatı unutmadım: ''sen üzerine düşünülmesi gereken bir güzelliksin'' o eski iltifatlar o küçük aşk oyunları geçip gittiler zihnimden. Sonunda hep yaptığım gibi evime döndüm ve şu dizeleri yazılmaya koyuldum. Zihnimde "neden eve dönmekten ibarettir hayat?" Dizeleri eşliğinde...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder