Böyle güzel bir şehirde ancak Anders gibi birisi altın vuruşu yapabilirdi. Çünkü anders 34 yaşında ve elde avuçta hiçbir şeyi yok. Sıfırdan başlayamaz zaten. o donuk ifadesiz suratı, o tek başına cafeteryada otururken insanların konuşmalarını dinlemesi, yalnız başına yürümesi, eski sevgilisini özlemesi, intiharı düşünmesi, bir bankta tek başına oturması, çimlere uzanması... ne kadar tanıdık ne kadar ben'den veya biz'den. fark sadece daha güzel bir şehirde, refah düzeyinin daha yüksek olduğu bir ortamda yaşıyor olmasıydı sanırım. kendi yaşamımın beyaz perdeye aktarıldığını bilmiyordum. bu yüzden karakterle filmin ilk başlarından itibaren kolayca empati kurabildim. ve film hemen beni etkisi altına aldı.
Anders, malin'le buluşmaya can atar. ama onunla bulduğunda ise bunu neden bu kadar çok istediğine hiçbir anlam veremez. hiçbir sohbetin sarmadığı, hiçbir insana yakınlık duymadığınız, kimseyi dinlemek ve kimseye kendinizi anlatmak istemediğiniz zamanlar vardır. Böyle zamanlarda anders gibi uzun süreler ortadan kaybolursunuz. veya bu kaybolma isteğinizi içinizde diri tutarsınız. ilk fırsatta da yaparsınız. Anders gibiler de bunu yapar. Bir yeraltı ırmağı gibi sızar derinlere doğru ve aniden başka bir yerde tekrar ortaya çıkar.
Anders gibiler ne istediğini bilemezler hiçbir zaman. sebepsiz yere Anders'tirler işte. aksi, uyumsuz, yabancı... ama bir parça da mizah dolu. çünkü viktor e. frankl'ın dediği üzere "mizah duygusu ve olaylara mizahi yönden bakma yeteneği yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilmiş bir hiledir."
Anders yabancılaşmayı dibine kadar yaşar ve bir sabah piyano çaldıktan sonra sessizce altın vuruşu yaparak noktalar ızdırabını.
"mutlu insanlar görüyorum. her zaman mutlu insanların gerizekalı olduklarını düşünürüm."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder